SimbiansSimbiansSimbians
  • Sağlık A-Z
    • Hastalıklar
    • Nadir Hastalıklar
    • Tıbbi Bölümler
    • Belirti ve Bulgular
    • Tahlil ve Tetkikler
    • Tanı ve Tarama Testleri
    • Tedavi ve Bakım
    • İlaçlar
    • Besinler
    • Tıbbi Bitkiler
    • Sağlık Sözlüğü
    • Sağlık Takvimi
    • Sağlık Hesaplama Araçları
  • Wellness
    • Seks ve Cinsel İlişkiler
    • Motivasyon ve Mutluluk
    • Diyet ve Beslenme
    • Cilt Sağlığı ve Bakımı
    • Egzersiz ve Spor
      • Fitness
      • Yoga
      • Pilates
    • Estetik ve Güzellik
    • Sağlıklı Yaşlanma
    • Uyku ve Dinlenme
    • Ergonomi
    • Meditasyon
  • Konular
    • Kadın Sağlığı
    • Çocuk Sağlığı
    • Erkek Sağlığı
    • Hayvan Sağlığı
    • Seyahat Sağlığı
    • Sağlık Haberleri
    • Sürdürülebilirlik
  • Sağlık İndirim Kulübü
  • SPACES
    • Verimlilik
    SPACES
    Simbians Spaces ile sağlık ve wellness alanında size özel içeriklere ulaşın! Sağlıklı yaşam, beden ve zihin sağlığı konularında bilgi edinerek hayatınıza değer katın.
    Daha Fazla Gör
    En Fazla Okunanlar
    Hayatınızı Dönüştürecek 10 Güçlü Ve Etkili Ders
    2 yıl önce
    Sağlık Girişimciliği Bilgi Merkezi
    Sağlık Girişimciliği Bilgi Merkezi
    1 yıl önce
    Ayakta toplantı yapan kişiler
    Metcalfe Yasası: Küçük Ekiplerin Oluşturduğu Başarı Formülü
    1 yıl önce
    Son Yayınlananlar
    Mabel Matiz, Sarmaşık ve Anlam Yaratmak
    5 ay önce
    Reflü Nedir ve Ne Anlama Gelir?
    6 ay önce
    Newsweek ve Statista’ya Göre Türkiye’nin En İyi 35 Hastanesi – 2026
    6 ay önce
    Üniversiter Mi, Akademisyen Mi? Ünvanların Ötesinde Bir Kimlik Arayışı
    6 ay önce
  • TOPLULUKLAR
  • YAZAR OL
  • Kişiselleştir
    • Duvarım
    • Kaydettiklerim
    • İlgilendiklerim
    • Geçmişim
  • Hakkımızda
    • Künye
    • Takım
    • Yazarlar ve Editörler
    • Tıbbi Yazar®
    • Hizmetlerimiz
    • İletişim
Giriş
Bildirimler Daha Fazla Gör
Yazıyı BoyutlandırAa
SimbiansSimbians
Yazıyı BoyutlandırAa
  • YAZAR OL
  • Hastalıklar
  • Kadın Sağlığı
  • Çocuk Sağlığı
  • Diyet ve Beslenme
  • Sağlıklı Yaşam
  • Sağlık Haberleri
  • SPACES
  • Sağlık A-Z
    • Hastalıklar
    • Belirti ve Bulgular
    • Tahlil ve Tetkikler
    • Tedavi ve Bakım
    • İlaçlar
    • Besinler
    • Tıbbi Bitkiler
    • Sağlık Sözlüğü
    • Sağlık Takvimi
  • Wellness
    • Fitness
    • Yoga
  • Sağlık Noktası Bul
  • Sürdürülebilirlik
  • Sağlık Haberleri
  • Profesyonel
  • SPACES
    • Sağlık Etkinlikleri
    • Verimlilik
  • Kişiselleştir
    • Duvarım
    • Kaydettiklerim
    • İlgilendiklerim
    • Geçmişim
Hesabınız var mı? Giriş
Bizi Takip Edin!
Wellperforming

İnsanların Derdi Seninle Değil, Hayatla: Üstelik O Hayat da Onların Kendi Hayatı

Dr. Taner Onay
Güncelleme: 25/08/2026 15:22
Dr. Taner Onay - Tıp Eğitimcisi - Baş Editör
Paylaş
28 dakikada oku
Simbians İnsanların Derdi Seninle Değil, Hayatla Üstelik O Hayat da Onların Kendi Hayatı
Paylaş

Uzun zamandır içerik yazmıyordum. Bunun nedenini ileride, kendimi daha hazır hissettiğim bir zamanda anlatacağım. Fakat şimdilik şunu söyleyebilirim. Yazmak benim için yalnızca öğrendiklerimi paylaşmanın bir yolu değil. Yazmak, kendime dışarıdan bakabildiğim en güçlü reflektif araçlardan biri. Bazen düşüncelerimi düzenliyor. Bazen taşıdığım bir duygunun adını koymamı sağlıyor. Bazen de günlerce zihnimde dolaşan bir meseleyi bir cümlenin içine yerleştirerek onunla arama mesafe koymama yardım ediyor.

Bu nedenle yazmak benim için bir tür kişisel terapi alanı. Burada terapi sözcüğünü klinik bir anlamda kullanmıyorum. Daha çok insanın kendi yaşantısını yeniden görmesini, düşünmesini ve anlamlandırmasını sağlayan bir alanı anlatıyorum. Çünkü bazı şeyleri yaşarken anlayamıyoruz. İçindeyken yalnızca hissediyoruz. Ancak durduğumuzda, geriye baktığımızda ve yaşadıklarımızı kelimelere döktüğümüzde neyin içinde olduğumuzu fark edebiliyoruz.

Belki de bu yüzden uzun süren sessizliğimden sonra ilk olarak bir süredir gözlemlediğim bu konuyu yazmak istedim.

İnsanların kendileriyle, aileleriyle, yakın çevreleriyle, çalışma arkadaşlarıyla ve toplumla kurdukları ilişkilerde ciddi bir sorun var. Bu sorun artık tek tek insanların özel hayatlarında kalmıyor. Evde, iş yerinde, sosyal medyada, arkadaşlıklarda, evliliklerde, üniversitelerde ve kurumlarda yüksek bir görünürlükle karşımıza çıkıyor.

Çoğu zaman buna iletişim sorunu diyoruz.

Bence yanıldığımız ilk yer de burası.

Her iletişim sorunu, iletişimden kaynaklanmaz.

Birbirini dinlemeyen iki insana daha doğru cümleler kurmayı öğretiyoruz. Çatışma yaşayan bir ekibe yeni bir toplantı yöntemi öneriyoruz. Birbirini sürekli yanlış anlayan insanlara daha açık konuşmalarını söylüyoruz. Mesajların tonunu, süresini, zamanını ve kanalını değiştiriyoruz. Bazen gerçekten küçük bir iyileşme de oluyor. Fakat bir süre sonra aynı sorun, başka bir cümlenin veya başka bir olayın içinden yeniden çıkıyor.

Çünkü değişen iletişim oluyor, ilişkilenme biçimi değil.

İletişim, ilişkinin görünen yüzü. İlişkilenme ise karşımızdaki insanı hayatımızda nereye yerleştirdiğimizi belirleyen daha derin bir yapı.

Onu gerçekten ayrı bir insan olarak mı görüyoruz, yoksa bizi onaylaması gereken biri olarak mı?

Onu anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa değiştirmeye mi?

Onun sınırlarını tanıyor muyuz, yoksa yakınlığı sınırsız erişim hakkı olarak mı yorumluyoruz?

Karşımızdaki kişi bizim için bir insan mı, bir işlev mi?

Martin Buber insan ilişkilerini anlatırken “Ben-Sen” ve “Ben-O” ayrımı yapar. “Ben-Sen” ilişkisinde karşımızdakini bütünüyle bir özne olarak görürüz. Onun bizden ayrı bir dünyası, geçmişi, korkuları, doğruları ve seçimleri olduğunu kabul ederiz. “Ben-O” ilişkisinde ise kişi, bizim ihtiyacımızı karşılayan veya önümüzde engel oluşturan bir nesneye dönüşür. Bizi mutlu ettiği sürece iyidir. Bize itiraz ettiğinde sorunlu olur. Beklentimizi karşıladığında değerlidir. Kendi ihtiyacını söylediğinde bencil görünür.

Böyle bir zeminde dünyanın en doğru iletişim tekniğini kullansanız da sorun bitmez. Çünkü karşınızdaki insanla konuşuyor gibi görünürken aslında zihninizde ona verdiğiniz rolle konuşursunuz.

Bir eş, sizi sürekli sakinleştirmek zorunda olan biri olabilir. Bir çocuk, sizin yarım kalan hayallerinizi tamamlaması gereken bir projeye dönüşebilir. Bir çalışan, yalnızca sonuç üreten bir araca indirgenebilir. Bir arkadaş, her ihtiyacınız olduğunda yanınızda bulunması beklenen bir güvence olarak görülebilir. Roller ağırlaştıkça insan görünmez olur. İnsan görünmez oldukça ilişki bozulur. İlişki bozuldukça daha çok iletişim kurmaya çalışırız. Fakat daha çok konuşmak, her zaman daha çok ilişki kurmak anlamına gelmez.

Hatta bazen daha çok konuşarak birbirimizden daha da uzaklaşırız.

İnsanların derdi gerçekten kiminle?

Son yıllarda şunu daha açık görüyorum. İnsanların size yönelttiği birçok duygu yalnızca sizinle ilgili değil. Bazen size söylenen sert bir sözün arkasında yıllardır taşınan bir yetersizlik hissi var. Bazen küçük bir itirazın karşısında gösterilen büyük öfke, o an yaşanan olaydan değil, kişinin hayatında kontrol edemediği onlarca şeyden besleniyor. Bazen bir insan sizin başarınızdan rahatsız olmuyor. Kendi ertelediği hayatıyla karşılaşıyor. Bazen sizin sınır koymanız onu üzmüyor. Artık sizi eskisi gibi yönetemeyeceğini fark etmek onu rahatsız ediyor.

İnsanların derdi çoğu zaman sizinle değil, kendi hayatlarıyla.

Fakat burada önemli bir ayrım var. Bunu söylemek, insanların yaptıklarını mazur görmek anlamına gelmiyor. Birinin zor bir hayat yaşaması, size zarar verme hakkı oluşturmaz. Bir insanın geçmişini anlamak, bugün yaptığı davranışı kabul etmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Anlayabilir ve mesafe koyabilirsiniz. Empati kurabilir ve hayır diyebilirsiniz. Onun yarasını görebilir ama yaranın bedelini siz ödemek istemeyebilirsiniz.

Anlamak ile katlanmak aynı şey değil.

Bu ayrımı yapamadığımızda iki uçtan birine savruluyoruz. Ya her davranışı kişisel algılayıp kendi değerimizi sorguluyoruz ya da karşımızdakinin bütün davranışlarını yaşadığı zorluklarla açıklayıp kendimizi ihmal ediyoruz. Oysa olgun bir ilişki, hem karşımızdakinin hayatını görebilmeyi hem de kendi sınırımızı koruyabilmeyi gerektiriyor.

İnsanların derdinin kendi hayatlarıyla olduğunu fark etmek bizi küçültmez. Tam tersine, başkalarının düzensizliğini kendi değerimizin ölçüsüne dönüştürmekten kurtarır.

Her reddedilişi değersizlik olarak yaşamamaya başlarız. Her eleştiriyi kimliğimize yönelmiş bir saldırı gibi görmeyiz. Her sessizliğin bizimle ilgili olmadığını fark ederiz. Bazen karşımızdaki insanın verebildiği şeyin, bizim hak ettiğimiz şeyden daha az olduğunu kabul ederiz.

Bu kabul acıtabilir.

Ama insanı özgürleştirir.

Pergelin ucunu neden hep kendimize koyuyoruz?

İnsan doğası gereği yaşamda kalmaya ve ilerlemeye çalışan bir canlı. Bunu yaparken egoya ihtiyaç duyuyoruz. Ego bütünüyle kötü bir şey değil. Sınırlarımızı, ihtiyaçlarımızı ve varlığımızı korumamızı sağlıyor. Sorun, egonun hayatın içindeki araçlardan biri olmaktan çıkıp bütün gerçekliğin merkezi haline gelmesiyle başlıyor.

Doğruyu belirlerken pergelin sabit ucunu kendimize koyuyoruz. Sonra kendi düşüncelerimizin etrafında bir daire çiziyoruz. O dairenin içinde kalanları doğru, dışında kalanları yanlış sayıyoruz. Kendi yaşadığımızı ölçü, kendi hissettiğimizi kanıt ve kendi alışkanlığımızı doğa kanunu gibi görüyoruz.

Ben böyle düşünüyorsam doğrudur.

Ben böyle hissettiysem karşımdaki bunu amaçlamıştır.

Ben bu şekilde yaşadıysam herkes yaşayabilir.

Ben yapamadıysam o da yapamaz.

İnsanın kendisini başlangıç noktası olarak kullanması anlaşılır bir şey. Zaten dünyayı ilk olarak kendi gözlerimizden görüyoruz. Fakat kendimizi tek ölçü haline getirdiğimizde hakikate değil, yalnızca kendi tekrarımıza ulaşırız.

Burada kendimize sormamız gereken zor bir soru var.

Savunduğumuz doğrular nasıl bir hayat üretiyor?

Eğer doğrularımız bizi daha dürüst, daha sorumlu, daha merhametli ve daha tutarlı bir insana dönüştürmüyorsa onları yeniden düşünmemiz gerekir. Eğer yıllardır aynı doğrularla yaşadığımız halde ilişkilerimiz sürekli parçalanıyor, hayatımızdan memnun değiliz ve her sorunda suçlanacak yeni bir insan buluyorsak belki de sorun yalnızca hayatın bize karşı adaletsiz olması değildir.

Belki bazı doğrularımız artık bize ait değildir.

Belki hiçbir zaman bize ait olmamıştır.

Bize miras kalan ahlak gerçekten bizim ahlakımız mı?

İnsan hayata sıfırdan başlamıyor. Ailemizden yalnızca genetik özellikler almıyoruz. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin ayıp, neyin başarı, neyin sevgi ve neyin saygı olduğunu da büyük ölçüde onlardan öğreniyoruz. Sonra okul, çevre, kültür, din, çalışma hayatı ve toplum bu yapının üzerine yeni katmanlar ekliyor.

Bir süre sonra içimizde konuşan sesin kime ait olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor.

“Büyüklerin yanında susmak saygıdır” diyen kim?

“Kendini düşünmek bencilliktir” diyen kim?

“Başarılı olmak için sürekli çalışmalısın” diyen kim?

“Bir ilişki başladıysa ne olursa olsun sürmelidir” diyen kim?

Bu düşünceler gerçekten bizim seçimimiz mi, yoksa bizden önce kurulmuş bir hayatın içimize yerleştirilmiş talimatları mı?

Burada kullandığım bir ifade var. Bir insan ahlakını yalnızca anne ve babasından almış ve onu hiç sorgulamadan taşıyorsa düşük düzeyde bir ahlaki yapıya sahip olabilir. Dikkat edin, ahlaksız demiyorum. Düşük düzeyde ahlak diyorum. Çünkü ahlakın içeriği kadar, o ahlaka nasıl ulaştığımız da önemlidir.

İyi bir davranışı yalnızca cezalandırılmamak için yapıyorsanız davranışınız doğru olabilir ama ahlaki özerkliğiniz henüz gelişmemiştir. Bir değeri sadece aileniz öyle söylediği için savunuyorsanız o değer faydalı olabilir ama henüz bütünüyle sizin değildir. Size aktarılan ahlakı düşünceyle sınadığınızda, sonuçlarını gördüğünüzde, gerektiğinde değiştirdiğinizde ve seçiminizin sorumluluğunu aldığınızda ahlak sizin olmaya başlar.

Kant’ın ahlaki özerklik düşüncesi tam da bu noktada önem kazanır. Olgun insan yalnızca dışarıdan verilen kurallara itaat eden insan değildir. Neden öyle davranması gerektiğini düşünebilen ve seçtiği ilkeyi başkaları için de adil bulup bulmadığını sınayabilen insandır.

Yüksek ahlak, hiç hata yapmamak değildir.

Yüksek ahlak, kendi doğrularını dokunulmaz ilan etmemektir. Kendi davranışına dışarıdan bakabilmek, verdiği zararı görebilmek ve gerektiğinde “Ben burada yanlış yaptım” diyebilmektir. Düşünceyle edinilmiş, yaşamla sınanmış ve sorumlulukla taşınmış bir ahlaktır.

Bu nedenle bize aktarılan değerleri bütünüyle reddetmemiz gerekmiyor. Fakat onları seçmeden taşımakla, düşünerek sahiplenmek arasında büyük bir fark var.

Değer aktarımı insanı başlatır.

Değer seçimi ise insanı olgunlaştırır.

Benim doğrum varsa senin de doğrun var.

Kendi doğrularımızı sorgulamak, her şeyin göreceli olduğunu kabul etmek anlamına gelmiyor. “Herkesin doğrusu kendine” deyip verilen zararı, adaletsizliği veya sorumsuzluğu görünmez kılamayız. İnsan onurunu, rızayı, hakkaniyeti ve zarar vermemeyi koruyan ortak bir zemine ihtiyacımız var.

Fakat bu ortak zeminin üzerinde farklı hayatlar yaşadığımızı da kabul etmemiz gerekiyor.

Benim için başarı olan şey bir başkası için yük olabilir. Benim yakınlık olarak gördüğüm davranış, başka birinin sınır ihlali olabilir. Ben konuşarak rahatlayabilirim, bir başkası önce susup düşünmek isteyebilir. Ben yardım ettiğimi düşünürken karşımdaki kişi yönetildiğini hissedebilir.

İlişkilenmek tam da bu farkı taşıyabilme becerisidir.

Kendimizi silmeden karşımızdakine yer açabilmek. Karşımızdakini yok saymadan kendi sınırımızı koruyabilmek. Her anlaşmazlığı kazanılması gereken bir tartışmaya çevirmemek. Bazen aynı konuda farklı düşünerek de birbirimizin hayatında kalabileceğimizi öğrenmek.

Yakınlık, iki insanın tek bir insana dönüşmesi değildir. İki ayrı hayatın birbirini yutmadan temas edebilmesidir.

Bence bugün en çok kaybettiğimiz becerilerden biri bu. Farklılığı tehdit olarak görüyoruz. Birinin bizden başka türlü düşünmesini, bizim düşüncemizin değersizleştirilmesi gibi algılıyoruz. Bu nedenle ilişki kurmak yerine taraf oluşturuyoruz. Dinlemek yerine cevap hazırlıyoruz. Anlamak yerine konum alıyoruz.

Sonra da neden bu kadar yalnız olduğumuzu düşünüyoruz.

İnsan her yaşta bir anlam arıyor.

İlişkilenme sorununun altında yalnızca ego veya iletişim alışkanlıkları yok. Bir de insanın anlam arayışı var.

Uzun zamandır farklı yaşlardan insanları gözlemliyorum. Anlam arayışının belirli bir yaşa ait olmadığını görüyorum. Genç bir insan da orta yaşındaki biri de hayatının son dönemine yaklaşan biri de “Ben ne için yaşıyorum?” sorusuyla karşılaşabiliyor. Bazen bu soru açıkça sorulmuyor. Davranışların içinde kendini gösteriyor.

Bir insan bir ilişkiye olması gerekenden çok daha büyük bir anlam yüklüyor. Bir başkası bütün varlığını unvanına bağlıyor. Bazısı görünür olmayı değerli olmakla karıştırıyor. Bazısı bir gruba, bir kişiye, bir kuruma veya bir başarı fikrine tutunarak hayatındaki boşluğu kapatmaya çalışıyor. Anlam ihtiyacı karşılanmadığında insan yalnızca mutsuz olmuyor. Hiç yapmayacağını düşündüğü şeyleri yapabiliyor. Kendinden uzaklaşabiliyor. Bir anlam hissi uğruna kendi sınırlarını, değerlerini ve geçmişte savunduğu doğruları terk edebiliyor.

Bu yüzden anlam arayışını küçümsememek gerekiyor.

Ben, insanın hayatta anlam bulması gerektiğini düşünen taraftayım. Fakat anlamı, bir yerde saklanan ve bir gün keşfedeceğimiz tek bir büyük cevap olarak görmüyorum. Anlam bazen yaptığımız işte, bazen kurduğumuz ilişkide, bazen ürettiğimiz bir şeyde, bazen de değiştiremeyeceğimiz bir durum karşısında aldığımız tavırda ortaya çıkıyor.

Viktor Frankl’ın düşüncesinde anlam, insanı acıdan bütünüyle koruyan bir zırh değildir. İnsana, yaşadığı şey karşısında bir yön ve sorumluluk kazandırır. Bu ayrım benim için önemli. Çünkü anlamı yalnızca iyi hissetmekle eşleştirdiğimizde zorlandığımız her anda hayatımızın anlamsız olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Oysa bazen anlam, mutlu olduğumuz yerde değil, sorumluluk aldığımız yerde oluşuyor.

Ben birilerine faydalı olduğumda ve onların hayatında küçük de olsa bir iyileşmeye katkı sunduğumda kendimi iyi hissediyorum. Kariyerimde yaptığım değişimlerin önemli bir kısmında bu duygu vardı. Acil ve travma hemşireliğinden eğitim hemşireliğine, hasta deneyiminden akademiye, sağlık projelerinden girişimciliğe uzanan yolum dışarıdan bakıldığında birbirinden farklı alanlara geçiş gibi görünebilir. Ben ise bunları aynı sorunun farklı cevapları olarak görüyorum.

Bir insanın hayatına nasıl fayda sağlayabilirim?

Bazen doğrudan bakım vererek. Bazen öğrenmesine destek olarak. Bazen bir sağlık sistemini daha anlaşılır hale getirerek. Bazen bir fikrin projeye dönüşmesine yardım ederek. Bazen de Simbians ile doğru sağlık bilgisini daha fazla insana ulaştırmaya çalışarak.

Bu geçişler sırasında eski benlerimi terk etmedim. Onların gördüklerini ve öğrendiklerini yanıma aldım. Her yeni alan, bana kendimin başka bir yönünü gösterdi. Böylece kariyerim yalnızca yaptığım işlerin toplamı olmaktan çıktı. Kim olduğumu yeniden inşa ettiğim bir alana dönüştü.

Anlamın beni geliştiren tarafı da buydu.

Anlam, hazır bir “ben” bulmamı sağlamadı. Yeni bir “ben” kurmam için beni harekete geçirdi.

Yaşamımıza yaratıcı bir mesafe alabilir miyiz?

İnsanın anlam arayışında ve kendini yeniden kurma sürecinde en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, kendi yaşamına yaratıcı bir mesafe alabilmesi.

Söylemesi kolay.

Yapması çok zor.

Çünkü hayatımıza dışarıdan bakmaya çalışırken yine kendi gözlerimizi kullanıyoruz. Yargıladığımız kişi de biziz, savunduğumuz kişi de. Hatırlayan da biziz, hatırayı yeniden yorumlayan da. Üstelik egomuz bizi korumak için hikayeyi çoğu zaman lehimize düzenliyor. Yaptığımız hataları koşullarla, başkalarının hatalarını karakterleriyle açıklıyoruz.

Yaratıcı mesafe, hayattan kaçmak değildir. Yaşadığımız şeyi küçümsemek veya duygularımızı bastırmak da değildir. Tam tersine, hayatın içindeyken göremediğimiz biçimi görebilmek için birkaç adım geri çekilmektir.

Kendimize şunu sorabilmektir.

Ben şu anda ne yaşıyorum ve bu yaşadığım şeyin ne kadarını eski bir model üzerinden yorumluyorum?

Öfkelendiğim şey gerçekten bugünkü olay mı, yoksa daha önce görülmediğim anların birikimi mi?

Karşımdaki insanı mı dinliyorum, yoksa geçmişte beni inciten birinin sesini mi onda duyuyorum?

Savunduğum bu doğru gerçekten benim seçimim mi, yoksa kabul görmek için öğrendiğim bir rol mü?

İnsan kendi hayatına bu mesafeyi alamadığında dekoru değiştirip aynı hayatı yaşamaya devam ediyor. İşini değiştiriyor ama otoriteyle kurduğu ilişki değişmiyor. Arkadaş çevresini değiştiriyor ama onay ihtiyacı aynı kalıyor. İlişkisini değiştiriyor ama yakınlık modeli dönüşmüyor. Şehir değişiyor, kurum değişiyor, insanlar değişiyor. Fakat kişinin kendisiyle taşıdığı model aynı kaldığı için hikaye farklı oyuncularla yeniden kuruluyor.

Bu nedenle bazen yeni bir başlangıca değil, yeni bir bakışa ihtiyacımız var.

Yazmak benim için bu bakışın araçlarından biri. Belirsiz bir duygu zihinde dolaşırken ona dokunmak zor. Fakat o duygu bir cümleye dönüştüğünde önümüzde durmaya başlıyor. Önümüzde duran şeyi inceleyebiliriz. Nereden geldiğini, neyi koruduğunu ve bugün hala işimize yarayıp yaramadığını görebiliriz.

Belki de yazmaya dönmemin asıl anlamı burada.

Başkalarına bir şey anlatmadan önce, kendime yeniden bakabilmek.

Kendimizi bulmuyoruz, kendimizi inşa ediyoruz.

Bir zamanlar insanın kendisini bulması gerektiğini düşünürdüm. Sanki içimizde değişmeden duran gerçek bir “ben” varmış da doğru yolu izlersek bir gün ona ulaşacakmışız gibi.

Şimdi ise kendimizi bulmaktan çok kendimizi inşa ettiğimizi düşünüyorum.

Her gün yeni bir versiyonumuz oluşuyor. Bedenimiz değişiyor. Düşüncelerimiz değişiyor. İçinde yaşadığımız toplum, kullandığımız teknoloji, kurduğumuz ilişkiler ve üstlendiğimiz roller değişiyor. Bazı günler gelişiyoruz. Bazı günler eski alışkanlıklarımıza dönüyoruz. Bazen cesur bir karar bizi ileri taşıyor. Bazen görmezden geldiğimiz küçük bir sorun, yıllar sonra hayatımızın yönünü belirliyor.

Hem sağlık eğitimiyle hem yapay zekayla hem de girişimcilikle ilgilenmek bana aynı gerçeği farklı dillerde gösterdi. Bir sonuç, çoğu zaman tek bir değişkenin ürünü değildir. Sistemler, birbirine bağlı parçalarla çalışır. Bir model dünyayı bütünüyle temsil etmez. Dünyayı belirli girdiler, varsayımlar ve ilişkiler üzerinden anlamaya çalışır.

İnsan da yaşamını bazı modeller üzerinden kuruyor.

Aileden aldığı ilişki modeli, sevgiyi nasıl vereceğini belirliyor. Çocuklukta öğrendiği başarı modeli, ne zaman kendisini yeterli hissedeceğini etkiliyor. Bedenine ilişkin modeli, dinlenmeyi ihtiyaç mı yoksa tembellik mi sayacağını belirliyor. Toplumdan aldığı güç modeli, yardım istemeyi zayıflık olarak görmesine neden olabiliyor. Manevi modeli ise yaşadığı acıyı, kaybı ve belirsizliği nasıl anlamlandıracağını etkiliyor.

Bu modellerin çoğunu bilinçli biçimde seçmiyoruz. Onların içine doğuyoruz. Sonra o modeller üzerinden karar veriyor, ilişkiler kuruyor ve sonuçlar alıyoruz. Aldığımız sonuçları da çoğu zaman karakterimizin değişmez kaderi sanıyoruz.

“Ben zaten böyleyim” cümlesi burada ortaya çıkıyor.

Oysa “Ben böyleyim” dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, yıllardır tekrar ettiğimiz bir model olabilir.

Bu iyi bir haber.

Çünkü öğrenilmiş bir model yeniden düşünülebilir. Eksik bir model geliştirilebilir. Artık işlevini kaybetmiş bir model değiştirilebilir. Bizi bir dönem koruyan ama bugün sınırlandıran bir davranışa teşekkür edip onunla vedalaşabiliriz.

İnsan geçmişini değiştiremez.

Fakat geçmişinin bugününü nasıl yöneteceğini yeniden belirleyebilir.

Bir alandaki eksik diğer alanı da etkiliyor.

İnsanı yalnızca zihinsel veya yalnızca fiziksel bir varlık olarak ele alamayız. Sağlık tartışmalarında fiziksel, ruhsal ve sosyal iyilik hali uzun zamandır birlikte düşünülüyor. Ben buna kültürel ve manevi, başka bir ifadeyle spiritüel boyutları da ekleyerek insanı beş alan içinde değerlendirmeyi daha anlamlı buluyorum.

Fiziksel yapımız, enerjimizi ve dayanıklılığımızı etkiliyor. Uykusuzken kurduğumuz ilişkiyle dinlenmişken kurduğumuz ilişki aynı olmayabiliyor. Sürekli ağrı yaşayan bir beden, insanın sabrını ve dünyaya katılma isteğini değiştirebiliyor. Beden ihmal edildiğinde bunun sonucu yalnızca bedende kalmıyor.

Psikolojik yapımız, duygularımızı nasıl tanıdığımızı ve düzenlediğimizi belirliyor. Öfkenin altındaki korkuyu, kıskançlığın altındaki yetersizlik hissini veya sürekli yardım etme isteğinin altındaki onay ihtiyacını göremediğimizde davranışımızın gerçek kaynağına ulaşamıyoruz.

Sosyal yapımız, yakınlık ve sınır anlayışımızı şekillendiriyor. Kimlere güvenebildiğimiz, yardım isteyip isteyemediğimiz, çatışmada nasıl davrandığımız ve bir topluluğa ne ölçüde ait hissedebildiğimiz bu alanda kuruluyor.

Kültürel yapımız, çoğu zaman doğal sandığımız kabulleri taşıyor. Başarıyı, aileyi, kadınlığı, erkekliği, otoriteyi, çalışmayı ve fedakarlığı nasıl tanımladığımız kültürden bağımsız değil. Kültür bize bir dil veriyor. Fakat bazen o dil, kendimizi ifade etmemize değil, kendimizi saklamamıza neden oluyor.

Manevi veya spiritüel yapımız ise bütün bunların “neden” sorusuyla ilişkileniyor. Neye hizmet ettiğimizi, ne uğruna çaba gösterdiğimizi, kayıp karşısında neye tutunduğumuzu ve hayatımızın bizden daha büyük bir anlamla temas edip etmediğini burada sorguluyoruz.

Bu alanların hiçbiri tek başına çalışmıyor.

Uykusuzluk fiziksel bir sorun gibi başlayıp psikolojik tahammülümüzü azaltabilir. Kültürel olarak sınır koymayı bencillik sayıyorsak sosyal ilişkilerimizde sürekli yük alabiliriz. Manevi bir boşluğu yalnızca başarıyla doldurmaya çalışırsak bedenimizi tüketebiliriz. Psikolojik olarak değersizlik hissediyorsak bize zarar veren bir topluluğa ait kalmak için kendi doğrularımızdan vazgeçebiliriz.

Bir alandaki model eksik veya yanlış olduğunda diğer alanların başarısını da etkiliyor.

Bu yüzden insanı parçalara ayırarak düzeltmeye çalışmak çoğu zaman yeterli olmuyor. Daha çok çalışmak, daha iyi beslenmek, yeni bir ilişkiye başlamak veya yeni bir hedef koymak tek başına çözüm olmayabilir. Bazen sorun yaptığımız şeyde değil, o şeyi hangi modelin içinden yaptığımızdadır.

Kendimizi yeniden inşa edeceksek bu beş alanı ayrı ayrı görmeli, sonra aralarındaki ilişkiyi anlamalıyız.

Yeniden inşa etmek önce görmeyi gerektiriyor.

Kendini yeniden inşa etmek kulağa güçlü geliyor. Fakat bu süreç her zaman güzel hissettirmiyor. Bazen yıllardır savunduğumuz bir doğrunun aslında korkudan üretildiğini fark ediyoruz. Bazen “fedakarlık” dediğimiz şeyin kabul edilme çabası olduğunu görüyoruz. Bazen sevgi sandığımız ilişkinin kontrol, başarı sandığımız hayatın kaçış ve sabır sandığımız davranışın korku olduğunu kabul etmek zorunda kalıyoruz.

İnsanın kendi hikayesiyle ilgili yanılsamasını kaybetmesi kolay değil.

Yine de değişim burada başlıyor.

Önce davranışımızı değil, davranışı üreten modeli görmemiz gerekiyor. Sonra bu modelin nereden geldiğini anlamalıyız. Bizi bir zamanlar koruyup korumadığını, bugün hangi sonucu ürettiğini ve hala taşımak isteyip istemediğimizi düşünmeliyiz. Yeni bir davranış seçtiğimizde ise tek seferde dönüşmeyi beklememeliyiz. İnsan, yalnızca fark ederek değişmiyor. Yeni seçimini tekrar ederek, sonucunu görerek ve gerektiğinde yeniden düzenleyerek değişiyor.

Bu süreçte refleksiyon çok önemli. Yaşadığımız deneyimin öncesine, sırasına, sonrasına ve üstüne bakabilmeliyiz. Bir olaydan önce hangi beklentiyle hareket ettim? O an bedenimde ve zihnimde ne oldu? Sonrasında nasıl bir sonuç ortaya çıktı? Şimdi aynı deneyimi yeniden yaşasam neyi farklı yapardım?

Bu sorular geçmişi yargılamak için değil, bir sonraki deneyimi daha bilinçli kurmak için sorulur.

Ben yaşamı biraz da böyle görüyorum. Deneyimlerimiz yalnızca başımıza gelen olaylar değil. Kendimizi tanımak ve yeniden yapılandırmak için kullanabileceğimiz veri setleri. Fakat veri seti tek başına yetmiyor. Onu anlamlandıracak dürüstlüğe ve kendimize dışarıdan bakabilecek mesafeye ihtiyacımız var.

Anlamak, düzeltmek ve kurtarmak zorunda değiliz.

İlişkilenme biçimimizi geliştirirken taşıdığımız başka bir yanılgı daha var. Bir insanı anladığımızda onu düzeltmek zorunda olduğumuzu düşünüyoruz. Özellikle yardım etmeyi seven insanlar için bu çok güçlü bir tuzak.

Karşımızdaki kişinin neden öyle davrandığını görebiliriz. Ailesinden ne taşıdığını, hangi korkuyla hareket ettiğini ve hayatında neyin eksik olduğunu anlayabiliriz. Fakat görmek, o insanın dönüşüm sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelmez.

Ben yol gösterebilirim.

Ama yürümeyi seçmek karşımdaki kişiye aittir.

Bu düşünceyi kabul etmek benim için de kolay olmadı. İnsanlara faydalı olmayı anlamlı bulan biri için yardım edemediğini kabul etmek ağır gelebiliyor. Fakat bir insanın yerine düşünmeye, seçmeye ve değişmeye çalıştığımızda yardım etmiyoruz. Onun sorumluluğunu elinden alıyoruz. Aynı zamanda kendi hayatımızdan da uzaklaşıyoruz.

Sağlıklı ilişkilenme, herkesi kurtarmak değildir. Kimin hayatından sorumlu olduğumuzu bilmektir.

Karşımızdaki insana alan açabilir, destek olabilir ve dürüstçe konuşabiliriz. Fakat onun kendi hayatıyla kurduğu ilişkiyi biz değiştiremeyiz. Çünkü o hayat onun.

Bizim sorumluluğumuz kendi hayatımızla nasıl ilişkilendiğimizdir.

Bundan sonra burada ne konuşacağız?

Uzun bir sessizlikten sonra yazıya ilişkilenme meselesiyle dönmem tesadüf değil. Çünkü mindset, rutin, alışkanlık, verimlilik, sağlık ve performans hakkında konuşmadan önce bütün bunları taşıyan insan modelini konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.

İnsan kendisiyle sağlıklı bir ilişki kuramıyorsa verimlilik araçları onu yalnızca daha hızlı tüketebilir. Başarı modelini sorgulamıyorsa iyi bir rutin, yanlış bir hayatı daha düzenli yaşamasını sağlayabilir. Bedenini bir araç gibi görüyorsa performans önerileri onu kendisinden daha da uzaklaştırabilir. Anlamını yalnızca sonuçta arıyorsa her başarının ardından yeni bir boşlukla karşılaşabilir.

Bu nedenle bundan sonraki paylaşımlarımda günlük hayatta kullanabileceğimiz çok sayıda modeli ele alacağım. Yalnızca modelin kendisini değil, o modele gelmeden önce görmemiz gereken düşünceyi, ihtiyacı ve ilişkilenme biçimini de konuşacağım.

Fiziksel olarak kendimizi nasıl yapılandırdığımızı konuşacağız. Psikolojik dayanıklılığın yalnızca güçlü görünmek olmadığını ele alacağız. Sosyal ilişkilerde yakınlık, sınır ve karşılıklılık üzerine düşüneceğiz. Kültürün içimize yerleştirdiği görünmez kuralları inceleyeceğiz. Manevi anlamın başarıdan, görünürlükten ve onaydan nasıl ayrıldığını tartışacağız.

Amacım kimseye nasıl yaşaması gerektiğini söylemek değil. Ben de hala öğreniyorum, yanılıyorum, yeniden düşünüyorum ve bazı doğrularımı değiştiriyorum. Burada kusursuz bir hayatın formülünü paylaşmayacağım. Hepimizin kendi hayatına daha dürüst bakabilmesi için kullanabileceği düşünme araçlarını birlikte masaya koyacağım.

Belki bazı yazılarda kendinizden bir parça bulacaksınız.

Belki uzun zamandır adını koyamadığınız bir davranışınızı göreceksiniz.

Belki de bir başkasına kızarken aslında kendi hayatınızda neyin eksik olduğunu fark edeceksiniz.

Bugün için aklımda kalan cümle yine aynı.

İnsanların derdi seninle değil, hayatla.

Bu hayat da onların.

Onları anlamaya çalışabiliriz ama hayatlarını sırtlanamayız. Kendimizi koruyabiliriz ama herkesi düşman ilan etmek zorunda değiliz. Başkalarının doğrularını görebiliriz ama kendi değerlerimizden vazgeçmek zorunda değiliz.

Asıl sorumluluğumuz, kendi hayatımızın nasıl bir insan ürettiğine bakmak.

Çünkü insan kendisini bir kez bulmuyor.

Kendisine her gün yeniden cevap veriyor.

ETİKETLER Ahlaki Özerklik, Anlam Arayışı, Hayatın Anlamı, İletişim Sorunları, İlişkilenme Biçimleri, İnsan İlişkileri, Kendini Tanımak, Kendini Yeniden İnşa Etmek, Kişisel Dönüşüm, Öz Farkındalık, Reflektif Düşünme, w, Yaratıcı Mesafe, Yaşam Modelleri

Bültenimize Kayıt Olun!

En son sağlık ve wellness içeriklerini doğrudan gelen kutunuza gönderiyoruz.
Kaydolarak Kullanım Koşullarımızı kabul etmiş ve Gizlilik Politikamızdaki veri uygulamalarını kabul etmiş olursunuz. İstediğiniz zaman abonelikten çıkabilirsiniz.
Bu İçeriği Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp LinkedIn Telegram Email Linki Kopyala Yazdır
Paylaş
Bu makale size ne hissettirdi?
Mutlu oldum0
Şaşırdım0
Eğlendim0
Üzüldüm0
Kızdım0
: Dr. Taner Onay Tıp Eğitimcisi - Baş Editör
Takip Et:
Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Hemşirelik Bölümü mezunu olup, yüksek lisansını Koç Üniversitesi’nde Hemşirelik alanında tamamlamış, doktora eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Eğitimi Ana Bilim Dalı'nda tamamlamıştır. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümünü bitirmiş ve şu an aynı üniversitenin Bilgisayar Programcılığı bölümüne başlamıştır. İş hayatına Amerikan Hastanesi’nde başlamış ve sonrasında Koç Üniversitesi Hastanesi’nde devam etmiştir. 2016 yılında Akademik alana geçerek sırasıyla İstinye Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi ve Fenerbahçe Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmıştır. 2021 yılında Health Assistant adlı sağlık eğitim teknolojileri üzerine bir şirket kurarak sağlık projeleri geliştirmektedir. Geliştirdiği projelerle Teknofest’te Türkiye 3.lüğü elde elmiş ve Tübitak’tan projeleri ile ilgili 4 proje onayı almıştır. Şu an Dokuz Eylül Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Hemşirelik Eğitimi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Teknoloji Transfer Ofisi Direktör Yardımcısı olarak akademik hayatına devam etmektedir.
İçeriği Değerlendir

İçeriği Değerlendir Cevabı iptal etmek için tıklayın.

Please select a rating!

Fellas İndirim Kodları
Sponsor Alanı

Bizi Takip Edin!

10.5kBeğen
30Takip Et
67Pin
16kTakip Et
1.4kAbone Ol
242Takip Et
591Takip Et
2kTakip Et

En Fazla Okunanlar

Simbians Mobbing

Akademide Mobbing: Görünmeyen Baskılar ve Çözüm Önerileri

Arş. Gör. Adife Ahsen Çetin 4 dakikada oku
Metpamid 10 mg Tablet Kutusu

METPAMİD 10 mg Tablet

Dr. Taner Onay 15 dakikada oku

A-FERİN 1 mg+160 mg/5 mL Pediyatrik Şurup

Bilim İlaç 16 dakikada oku
Hipertansiyon Hastaları İçin Yaşam Kalitesini Artırmanın Yolları

Hipertansiyon Hastaları İçin Yaşam Kalitesini Artırmanın Yolları

Dr. Taner Onay 10 dakikada oku
Simbians Psikoloğa Ne Zaman Gitmeli Destek Almanız Gereken Anlar

Psikoloğa Ne Zaman Gitmeli? Destek Almanız Gereken Anlar

Terappin 5 dakikada oku
Kubris Sendromu Güç ve Başarının Psikolojik Tuzağı

Hubris Sendromu: Güç ve Başarının Psikolojik Tuzağı

Dr. Taner Onay 6 dakikada oku
Regl Döneminde Hijyen Kendinizi Rahat ve Güvende Hissetmenin Anahtarı

Regl Döneminde Hijyen: Kendinizi Rahat ve Güvende Hissetmenin Anahtarı

Şilan Dinar 3 dakikada oku
Simbians Bebeklerde Güvenli Uyku Ani Bebek Ölümü Sendromunu Önlemek İçin Öneriler

Bebeklerde Güvenli Uyku: Ani Bebek Ölümü Sendromunu Önlemek İçin Öneriler

Şilan Dinar 3 dakikada oku
Stendhal Sendromu Sanatın Büyüsü Karşısında Kaybolma Hissi

Stendhal Sendromu: Sanatın Büyüsü Karşısında Kaybolma Hissi

Vedat Ayata 5 dakikada oku
Simbians Hikikomori Sendromu Modern Dünyanın Sessiz Çığlığı

Hikikomori Sendromu: Modern Dünyanın Sessiz Çığlığı

Arş. Gör. Adife Ahsen Çetin 4 dakikada oku
Psikolog Terapisinde Devamlılık Neden Önemli Bırakmak Üzere Olanlar İçin 5 Etkili Öneri

Psikolog Terapisinde Devamlılık Neden Önemli? Bırakmak Üzere Olanlar İçin 5 Etkili Öneri

Terappin 7 dakikada oku
Psikolog Terapisine Kaç Seans Gitmek Gerekir

Psikolog Terapisine Kaç Seans Gitmek Gerekir?

Terappin 6 dakikada oku

Bu İçerikler İlginizi Çekebilir

Mabel Matiz, Sarmaşık ve Anlam Yaratmak
SPACESVerimlilikWellperforming

Mabel Matiz, Sarmaşık ve Anlam Yaratmak

8 dakikada oku
Üniversiter Mi, Akademisyen Mi Ünvanların Ötesinde Bir Kimlik Arayışı
SPACESWellperforming

Üniversiter Mi, Akademisyen Mi? Ünvanların Ötesinde Bir Kimlik Arayışı

7 dakikada oku
Eğitimsel Etki Mi, Teknolojik Etki Mi Eğitim Girişimlerinin Görünmeyen Sınavı
Sağlık GirişimciliğiSPACESWellperforming

Eğitimsel Etki Mi, Teknolojik Etki Mi? Eğitim Girişimlerinin Görünmeyen Sınavı

6 dakikada oku
Ayna Etkisi Nedir İnsanlar Size Neden Enerjinize Göre Güvenir
Ayna EtkisiSPACESVerimlilikWellperforming

Ayna Etkisi Nedir? İnsanlar Size Neden Enerjinize Göre Güvenir?

7 dakikada oku

Simbians Sosyal Ağları

Instagram Youtube Linkedin Facebook-f Twitter Telegram Whatsapp Skyatlas Icon-social-care Mastodon

Simbians Topluluk Ağımıza Katılın

Simbians
Simbians
Simbians

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü ISSN: 3061-9890

Simbians
Simbians
Content Protection by DMCA.com
Merhaba!

Hesabınıza giriş yapabilirsiniz.

Continue with Google
Continue with X
Kayıt Olun Şifremi Unuttum