Uzun zamandır şunu gözlemliyorum.
İnsanlar çoğu zaman aynı sorunu çözmek için daha fazla çaba gösteriyor. Daha çok konuşuyor, daha çok çalışıyor, daha ayrıntılı planlar yapıyor. Yeni yöntemler öğreniyor. Yeni kararlar alıyor. Hatta bazen hayatındaki insanları, işini ya da bulunduğu ortamı değiştiriyor.
Ama sorun değişmiyor.
Çünkü değişen şey çoğu zaman yalnızca program oluyor. Soruna baktığımız yer aynı kalıyor. Hayatı anlamlandırdığımız temel düşünme biçimi, yani zihinsel modelimiz olduğu gibi duruyor.
Edgar Morin, dünyanın sorunlarını tanımak, anlamak ve düzenleyebilmek için düşüncede bir reforma ihtiyaç duyduğumuzu söyler. Ona göre bu reform programatik değil, paradigmatik olmalıdır. Bu cümleyi ilk okuduğumda aklımda kalan şey “reform” kelimesi olmadı. “Paradigmatik” kelimesi de olmadı. Aklımda şu kaldı.
Bazen daha iyi bir çözüm bulmamız gerekmez. Sorun dediğimiz şeye başka bir yerden bakmamız gerekir.
Çünkü bir insanın düşünme biçimi değişmeden, yalnızca davranışlarını değiştirmeye çalışması çoğu zaman kalıcı bir sonuç üretmez. Kendisine yeni bir yapılacaklar listesi hazırlar ama listeyi hazırlayan zihin eskidir. Yeni bir karar alır ama kararı anlamlandıran ölçü yine eskidir. Başka bir yola çıkar ama yanında aynı bakışı taşır.
Sonra hayatın neden tekrar ettiğini sorar.
Hayat bazen kendini değil, bakışımızı tekrar eder.
Bir olay yaşıyoruz. O olayı kendi geçmişimizden, korkularımızdan, beklentilerimizden ve o günkü duygumuzdan hareketle yorumluyoruz. Ardından bu yorumu olayın kendisi sanıyoruz.
Bir insan bize cevap vermediğinde değersiz olduğumuzu düşünebiliyoruz. Bir iş istediğimiz gibi gitmediğinde başarısız olduğumuza inanabiliyoruz. Bir yakınımız bizi anlamadığında bütün ilişkinin yanlış olduğunu söyleyebiliyoruz. Bir plan bozulduğunda hayatın bize karşı olduğunu hissedebiliyoruz.
Oysa olay başka, olaya verdiğimiz anlam başkadır.
Bunu ayırmak kolay değil. Çünkü insan kendi zihninin içinden dünyaya bakar. Gözümüz kendisini göremez. Düşüncemiz de çoğu zaman kendi sınırlarını göremez. Biz, zihnimizde kurduğumuz çerçevenin içinden baktığımız için gördüğümüz şeyin yalnızca bir yorum olduğunu unutabiliriz.
İşte zihinsel model dediğim şey biraz budur.
Zihinsel model, hayatın kendisi değildir. Hayatı anlamlandırmak için kullandığımız görünmez haritadır. Harita işimize yarar. Nereye gideceğimizi bulmamızı sağlar. Fakat harita eksikse, eskiyse ya da bulunduğumuz yeri yanlış gösteriyorsa daha hızlı yürümek bizi doğru yere götürmez.
Bazen bütün yorgunluğumuz yürümekten değil, yanlış haritayla yürümekten gelir.
Programı değiştirmek kolay, paradigmayı değiştirmek zordur.
Programatik değişim bize ne yapacağımızı söyler. Daha erken kalk. Daha iyi plan yap. Daha etkili konuş. Daha çok çalış. Sınır koy. Yeni bir yöntem kullan. Bunların hepsi değerli olabilir. Fakat bunlar, çoğu zaman mevcut düşünme biçiminin içinde yapılan düzenlemelerdir.
Paradigmatik değişim ise daha derine iner.
Neden sürekli yetişmek zorunda olduğumu düşünüyorum?
Başarıyı hangi ölçüyle tanımlıyorum?
Bir ilişkide haklı olmayı neden anlaşılmaktan daha önemli görüyorum?
Kontrol edemediğim bir şey olduğunda neden kendimi güvensiz hissediyorum?
Bir insanın bana karşı davranışını neden hemen kendi değerimle ilişkilendiriyorum?
Bu sorular bize yeni bir program vermez. Bizi programı üreten düşünceyle karşılaştırır.
Morin’in paradigmatik reform dediği şeyin yaşamımızdaki karşılığı burada başlıyor. Sorunu oluşturan parçaları tek tek onarmaktan önce, bu parçaları nasıl bir araya getirdiğimize bakmak gerekiyor. Çünkü bazen sorun, parçaların herhangi birinde değildir. Sorun, aralarında kurduğumuz ilişkidedir.
Sağlığı yalnızca hastalığın olmaması şeklinde ele alırsak tedaviye odaklanırız. İnsanı bedeni, duyguları, ilişkileri, yaşadığı çevre, ekonomik koşulları ve hayatına verdiği anlamla birlikte görürsek sağlık anlayışımız değişir. Aynı insan, aynı belirti, aynı yaşam olabilir. Fakat soruyu değiştirdiğimiz anda görebildiğimiz gerçeklik genişler.
İlişkilerde de böyledir. “Karşımdaki neden böyle davranıyor?” diye sorduğumda yalnızca onu incelerim. “Biz bu ilişkide birbirimizle nasıl bir düzen kurduk?” diye sorduğumda kendimi de görmeye başlarım. İlk soru suçlu arayabilir. İkinci soru ilişkiyi anlamaya çalışır.
İşte paradigma, bazen yalnızca sorduğumuz soruda saklıdır.
Sorunun içindeyken yalnızca sorunun gösterdiğini görürüz.
Einstein’a atfedilerek sıkça aktarılan bir düşünce vardır. Bir sorunun, içinde ortaya çıktığı aynı bağlamdan hareketle çözülemeyeceği söylenir. Cümlenin birebir kaynağı tartışmalı olsa da işaret ettiği nokta değerlidir.
Bir sorunun tam içindeyken, çoğu zaman yalnızca onun bize izin verdiği kadar görebiliriz.
Öfkeliyken olayın inciten tarafını büyütürüz. Korkuyorken ihtimallerin en kötüsünü gerçek kabul ederiz. Çok istediğimiz bir şeyin içindeyken riskleri küçültürüz. Kendimizi haklı hissettiğimizde karşı tarafın gerçeğine kapanırız. Kaybetmekten korktuğumuzda elimizde tuttuğumuz şeyin bize iyi gelip gelmediğini sorgulayamayız.
Bu nedenle bazı sorunlar daha çok düşünerek çözülmez. Aynı yerde, aynı duyguyla ve aynı kabullerle daha fazla düşünmek yalnızca aynı düşüncenin sesini yükseltir.
Burada yaratıcı bir mesafeye ihtiyaç vardır.
Yaratıcı mesafe kaçmak değildir. Yaşadığımızı inkar etmek de değildir. Olayla aramıza, onu farklı açılardan görebileceğimiz kadar bir boşluk koymaktır. Kendimize dışarıdan bakabilmek, fakat kendimize yabancılaşmamaktır. Duygumuzu duymak, fakat kararı yalnızca duygumuza bırakmamaktır.
Bazen bunu bir gece uyuyarak yaparız. Bazen yazarak. Bazen konuşmadan yürüyerek. Bazen güvendiğimiz bir insanın sorusuyla. Bazen de yaşadığımız şeyi üçüncü bir kişinin hikayesiymiş gibi düşünerek.
“Bu olay benim başıma gelmemiş olsaydı ne görürdüm?”
“Sevdiğim bir insan aynı şeyi yaşasaydı ona ne söylerdim?”
“Bir yıl sonra bugüne baktığımda neyin önemli olduğunu düşünürdüm?”
Bu sorular sorunu hemen çözmez. Fakat bizi sorunun içinde kilitli kaldığımız yerden çıkarır. Çözüm çoğu zaman o küçük yer değişikliğinden sonra görünür olur.
Düşünmek, hüküm vermeyi biraz geciktirebilmektir.
Aristoteles’e atfedilen “Düşünme ancak yargı askıya alındığı anda başlayabilir” şeklinde bir cümle dolaşıyor. Bu sözün doğrudan Aristoteles’e ait olduğunu güvenilir biçimde doğrulamak kolay değil. Yargıyı askıya alma düşüncesi daha çok antik kuşkuculuk geleneğiyle birlikte anılır. Fakat burada önemli olan cümlenin bize açtığı kapıdır.
İnsan çoğu zaman düşündüğünü zannederken aslında verdiği hükmü savunur.
Önce karar verir. Sonra kararını destekleyecek kanıtları toplar. Karşıt olanı görmez. Kendi yorumuna uyan ayrıntıları büyütür. Uymayanları küçültür. Bu süreç dışarıdan düşünme gibi görünür. Oysa çoğu zaman zihnin yaptığı şey, çoktan kurulmuş bir hükme avukatlık etmektir.
Gerçek düşünme, “Belki benim gördüğüm tamamı değildir” diyebildiğimiz anda başlar.
Yargıyı askıya almak, doğruyla yanlışı önemsememek değildir. Kararsız yaşamak da değildir. Hükmümüzü sonsuza kadar ertelemek hiç değildir. Sadece gerçeğin, ilk tepkimizden daha büyük olabileceğini kabul etmektir.
Bu kabul insanı küçültmez. Tam tersine zihinsel olarak olgunlaştırır.
Çünkü hızlı hüküm güven verir. Belirsizlik rahatsız eder. “Ben biliyorum” demek, “Henüz tamamını görmüyorum” demekten daha kolaydır. Fakat kolay olan her zaman doğru değildir. Bazen düşünme cesareti, bir süre cevapsız kalabilme cesaretidir.
Bir insanı hemen iyi ya da kötü diye tanımlamamak. Bir deneyimi yalnızca başarı ya da başarısızlık olarak kapatmamak. Bir kararı tek bir sonucu üzerinden değerlendirmemek. Kendi hatamızı açıklamalarla örtmeden önce ona bakmak. Karşımızdakinin yanlışını görürken kendi payımızı görünmez kılmamak.
Yargıyı bir süre askıda tuttuğumuzda olay değişmez. Fakat olayın bize gösterebileceği şeyler çoğalır.
Zihni serbest bırakmak, zihni boş bırakmak değildir.
Wittgenstein’a atfedilerek aktarılan “Yeni şeyler yapmak üzere zihni serbest bırakmalı” düşüncesi de önemli bir yere dokunuyor. Wittgenstein’ın felsefesinde sorunlarımızın bir kısmı, kullandığımız dilin ve zihnimizi tutan resimlerin içinde oluşur. Bazen bir şeyi farklı göremeyişimizin nedeni bilgi eksikliği değildir. Bizi yöneten görünmez bir tasvirdir.
Kendimize sürekli “Ben böyle biriyim” dediğimizde yalnızca bir cümle kurmayız. Gelecekte yapabileceklerimizin sınırını da çizeriz.
“Bizim ailede herkes böyledir.”
“Bu yaştan sonra değişilmez.”
“İnsanlara güvenilmez.”
“Başarılı olmak için böyle yaşamak gerekir.”
“Ben zaten hiçbir şeyi sürdüremem.”
Bu cümlelerin bazıları deneyimlerimizden doğmuş olabilir. Yani tamamen temelsiz değildir. Fakat bir deneyimden doğan cümle, zamanla bütün hayatı açıklayan bir yasaya dönüşebilir. O andan sonra gerçekliği gözlemlemeyiz. Gerçekliği o cümleye uydururuz.
Zihni serbest bırakmak burada başlar. Kullandığımız kelimelerin bizi nereye hapsettiğini görmekle.
“Ben başarısızım” yerine “Bu denemede istediğim sonucu alamadım” dediğimizde yalnızca daha nazik konuşmuş olmayız. Kimlikle deneyimi birbirinden ayırırız. “Beni hiç anlamıyor” yerine “Bu konuda birbirimizi anlayamadık” dediğimizde ilişkinin tamamını tek bir ana mahkum etmeyiz. “Hayatım dağıldı” yerine “Hayatımın bu alanında düzen bozuldu” dediğimizde onarabileceğimiz yeri görürüz.
Dil değiştiğinde gerçeklik sihirli biçimde değişmez. Fakat hareket alanımız değişir.
Bazen yeni bir hayat kurmanın ilk adımı, eski hayatımızı anlatırken kullandığımız cümleyi değiştirmektir.
Beni değiştiren şey cevaplardan çok, baktığım yerler oldu.
Hemşirelik, akademi, teknoloji ve girişimcilik arasında ilerlerken aynı insana farklı yerlerden bakmayı öğrendim. Sağlık alanı bana insanı yalnızca görünen belirtiyle değerlendiremeyeceğimi gösterdi. Akademi, bir iddiayı yalnızca inandığım için doğru kabul edemeyeceğimi öğretti. Teknoloji, iyi niyetin tek başına iyi bir sistem kurmaya yetmediğini gösterdi. Girişimcilik ise doğru sandığım pek çok şeyin gerçek hayatla karşılaştığında yeniden düşünülmesi gerektiğini hatırlattı.
Bu alanların her biri bana farklı bir dil verdi. Fakat asıl dönüşüm, bu dillerden birini diğerlerinin üzerine koyduğumda değil, aralarındaki ilişkiyi görmeye başladığımda oluştu.
İnsanı yalnızca biyolojik bir varlık olarak göremeyiz. Yalnızca psikolojik, sosyal, kültürel ya da manevi bir varlık olarak da göremeyiz. Bunların her biri gerçektir ama hiçbiri tek başına insanın tamamı değildir. Bir alandaki değişim diğerini etkiler. Beden yorulduğunda düşünce daralabilir. İlişkiler bozulduğunda çalışma biçimi değişebilir. Anlam kaybolduğunda başarı bile insana boş gelebilir.
Morin’in karmaşıklık düşüncesinin günlük hayattaki karşılığı bence budur. Parçaları görmek ama bütünü kaybetmemek. Bütünden söz ederken parçaların farkını yok saymamak. Bir nedeni bulduğumuzda diğer nedenlerin ihtimalini ortadan kaldırmamak.
Hayat tek nedenli değildir.
İnsan da değildir.
Bu yüzden tek cümleyle kurduğumuz hükümler çoğu zaman yaşadığımız gerçeklikten daha dardır.
Bir Zihinsel Model Olarak Beş Hareket
Bu düşünceleri yalnızca güzel sözler olarak saklarsak bir süre sonra unutulur. Bir alıntıyı beğenmek, o alıntının söylediği şekilde yaşamaya başladığımız anlamına gelmez. Asıl mesele, onu günlük hayatta kullanabileceğimiz bir düşünme modeline dönüştürmektir.
Ben bu modeli beş hareketle düşünüyorum.
1. Önce dur
İlk tepkinin içinden karar verme. Duygunu bastırma ama duygunun bütün gerçeği anlattığını da kabul etme. Kendine küçük bir zaman aç. Bazı cevaplar hızlı olduğu için güçlü görünür. Oysa düşünülmüş bir cevap bazen sessizce oluşur.
Durmak, pasiflik değildir. Zihnin otomatik cevabına ara vermektir.
2. Sonra uzaklaş
Olayın dışına tamamen çıkamazsın. Çünkü yaşanan senin hayatındadır. Fakat baktığın yeri değiştirebilirsin. Zamansal, duygusal ya da ilişkisel bir mesafe kurabilirsin. Kendine dışarıdan bakmayı deneyebilirsin.
Burada sorulabilecek en kıymetli soru şudur.
Ben şu anda gerçeği mi görüyorum, yoksa bulunduğum yerin bana gösterdiğini mi?
3. Yeniden adlandır
Sorunu hangi kelimelerle anlattığına bak. “Kaybettim” dediğin şey gerçekten bir kayıp mı, yoksa biçim değiştiren bir süreç mi? “Bitti” dediğin şey gerçekten sona mı erdi, yoksa senin beklediğin şekilde devam etmiyor mu? “Başarısızlık” dediğin sonuç, belki de kullandığın yöntemin çalışmadığını gösteren bir geri bildirim olabilir mi?
Doğru kelime çözümün kendisi değildir. Fakat yanlış kelime bizi yanlış çözüme götürebilir.
4. Bağlantıları gör
Bir olayın yalnızca en görünür nedenine bakma. Öncesini, çevresini, ilişkilerini ve doğurduğu sonuçları birlikte düşün. Kendini de bu sistemin dışında tutma.
Bir iş yerindeki sorun sadece bir kişinin tutumundan mı kaynaklanıyor, yoksa rol belirsizliği, güven eksikliği ve kurulan çalışma düzeni de bu davranışı besliyor mu? Bir ilişkideki çatışma yalnızca kullanılan cümlelerden mi oluşuyor, yoksa yıllardır biriken beklentiler de o cümlenin içine mi konuşuyor? Kendindeki yorgunluk yalnızca yoğunluktan mı geliyor, yoksa yaptığın şeyle kurduğun anlam ilişkisi de zayıfladı mı?
Parçalar arasındaki bağı gördüğümüzde suçlu bulmak zorlaşır. Fakat gerçek bir değişim ihtimali artar.
5. Deneyime geri dön
Düşünme yalnızca zihinde kalırsa hayatı değiştirmez. Yeni bakışı küçük bir davranışla denemek gerekir. Başka bir soru sormak. Bir konuşmayı farklı biçimde başlatmak. Alışılmış cevabı vermemek. Bir kararı ertelemek. Bir sınır koymak. Bir şeyi yeniden öğrenmeye razı olmak.
Ardından yeniden bakmak gerekir.
Ne oldu?
Ben ne hissettim?
Karşımdaki nasıl karşılık verdi?
Kullandığım yeni model bana daha geniş bir gerçeklik gösterdi mi?
Zihinsel model, değişmez bir öğreti değildir. Deneyimle sınanan ve gerektiğinde yeniden kurulan bir araçtır.
Aynı hayatın içinde başka bir hayat görebilmek
Bakış açısı değiştiğinde her sorun ortadan kalkmaz. Bazen koşullar gerçekten zordur. Bazen bir insan gerçekten yanlış yapar. Bazen bir kayıp geri gelmez. Bazen elimizden geleni yapsak da sonuç istediğimiz gibi olmaz.
Düşünme biçimimizi değiştirmek, gerçeği güzelleştirmek değildir. Acıya güzel bir isim vermek de değildir. Kendimizi kandırmak hiç değildir.
Tam tersine gerçeği, ilk yorumumuzun daralttığı yerden kurtarmaktır.
Bir ilişkiyi sürdürmek zorunda olmadığımızı ama ondan bir şey öğrenebileceğimizi görebiliriz. Bir başarısızlığın değerimizi belirlemediğini ama yöntemimizi sorgulamamız gerektiğini anlayabiliriz. Bir insanın davranışının bizimle ilgili olmayabileceğini, fakat o davranışa izin verip vermemenin bizim sorumluluğumuzda olduğunu fark edebiliriz. Geçmişi değiştiremeyeceğimizi ama geçmişle kurduğumuz ilişkiyi değiştirebileceğimizi görebiliriz.
Bu, aynı hayatın içinde başka bir hayat ihtimalini görmektir.
Belki de insanın kendisini yeniden inşa etmesi büyük kararlarla başlamaz. Bir olaya her zamanki yerinden bakmamayı seçtiği küçük bir anda başlar. Hemen hüküm vermediği anda. Kendisini haklı çıkarmak yerine anlamaya çalıştığı anda. Kullandığı kelimenin gerçeği daralttığını fark ettiği anda.
Sonra düşünce değişir.
Düşünce değişince ilişki değişir.
İlişki değişince davranış değişir.
Davranış değişince insanın yaşayabileceği hayatın sınırları genişler.
Sorudan önce düşünme biçimini gör
Bugün yaşadığın ve uzun zamandır çözemediğini düşündüğün bir sorunu aklına getir.
Belki işinle ilgili. Belki ailenle. Belki kendinle. Belki de bir türlü başlayamadığın ya da bitiremediğin bir süreçle ilgili.
Şimdi çözümü düşünmeden önce kendine şunları sor.
Bu sorunu hangi düşünme biçimiyle tanımlıyorum?
Hangi hükmü daha baştan doğru kabul ediyorum?
Kullandığım kelimeler bana neyi gösteriyor, neyi saklıyor?
Olayın hangi parçasını bütünün kendisi sanıyorum?
Bir adım geri çekilseydim burada başka ne görebilirdim?
Belki hemen bir cevap bulamayacaksın. Zaten mesele de hemen cevap bulmak değil.
Mesele, cevabı üreten zihni fark etmek.
Çünkü bazen hayatımızdaki en büyük değişim, yeni bir şey yapmaya karar verdiğimizde gerçekleşmez. Eski bir şeye artık aynı yerden bakamadığımızda gerçekleşir.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur.
Ben bu sorunu çözmeye mi çalışıyorum, yoksa onu tekrar tekrar üreten düşünme biçimimi de görmeye hazır mıyım?

