Bu içerikle, Abafi romanını okurken bir karakterin dönüşümüne tanıklık etmekten öte, insanın kendi iç dünyasıyla nasıl yüzleşebileceğini; anlam kaybı, sorumluluk ve vicdan kavramlarının edebiyat üzerinden bugünle nasıl bağ kurduğunu öğreneceksiniz.
Ben Abafi’yi okuduğumda, elimde sadece 19. yüzyıldan kalma bir roman yoktu. Elimde, bugüne şaşırtıcı biçimde benzeyen bir insan hikâyesi vardı. Hatta daha da doğrusu: Kendime tutulmuş bir ayna.
Ayrıca bu kitap ünlü mucit Nikola Tesla’nın hayatını değiştiren kitap olarak biliniyor.
Bu yazımda, Miklos Josika’nın Abafi romanını okurken bende bıraktığı duyguları, çağrışımları ve bugünle kurduğu güçlü bağı; akademik bir çözümleme yapmadan, ama düşünsel derinliğini kaybetmeden anlatmak istiyorum. Çünkü bu roman bana şunu hissettirdi…
Bazı metinler okunmaz, yaşanır.
Abafi’yi okurken ilk his: “Bu adamı tanıyorum”
Romanın başında Abafi’yi tanıdığımızda, içimde garip bir tanışıklık duygusu belirdi. Sorumluluk almaktan kaçan, hayatı erteleyen, keyifleri önceleyen, “nasıl olsa toparlarım” diyen biri.
Bu karakteri yargılamak kolay. Ama ben yargılayamadım. Çünkü Abafi bana, farklı biçimlerde de olsa, hepimizin hayatında bir dönem uğradığı içsel bir durağı hatırlattı.
Bugün bunu başka kelimelerle adlandırıyoruz.
-
Tükenmişlik
-
Anlam kaybı
-
Sürekli erteleme
-
“Şimdilik idare ediyorum” hali
Ama özünde mesele aynı: İnsan kendinden uzaklaştığında ne olur?
Romanın asıl gücü: Değişimin yavaşlığı
Abafi’de beni en çok etkileyen şey, dönüşümün “kahramanca” bir anla gerçekleşmemesiydi. Ne büyük bir aydınlanma, ne mucizevi bir olay…
Sadece yavaş, sancılı ve zaman zaman geri düşen bir süreç.
Roman bana şunu düşündürdü.
Gerçek değişim sessizdir. Kimse alkışlamaz.
Abafi değişirken, çevresi hemen değişmiyor. Hatta çoğu zaman onu hâlâ eski haliyle görüyor. Bu, bugün de çok tanıdık değil mi? İnsan içten içe dönüşmeye başlar ama dış dünya o değişimi hemen kabul etmez.
Bu yüzden Abafi, bana bir “ahlak dersi” kitabı gibi gelmedi. Daha çok şunu söyledi…
İyi bir insan olmak, yüksek ideallerden çok, küçük ama sürekli seçimlerin sonucudur.
Aşk bir kurtarıcı mı, yoksa ayna mı?
Romanda aşk önemli bir tetikleyici. Ama aşk, Abafi’yi kurtaran bir mucize gibi sunulmuyor. Daha çok bir ayna işlevi görüyor.
Sevildiğini fark eden Abafi, ilk kez şunu soruyor…
Ben, sevilecek biri miyim gerçekten?
Bu soru çok sert. Çünkü insan bazen sevilir ama kendini sevilmeye değer bulmaz. İşte dönüşüm tam da burada başlıyor.
Ben bu bölümleri okurken şunu düşündüm.
Bazen bizi değiştiren şey, sevgi değil; sevgiye layık olup olmadığımızı sorgulamak oluyor.
Soyluluk meselesi: Romanın bugünle en güçlü bağı
Abafi’nin yazıldığı dönemde soyluluk sınıfsal bir meseleydi. Ama romanın yaptığı şey çok radikal. Soyluluğu kan bağıyla değil, karakterle tanımlıyor.
Bugün bunu şöyle okuyorum.
-
Ünvan değil, tutarlılık
-
Görünür başarı değil, içsel dürüstlük
-
Statü değil, sorumluluk
Abafi’nin asıl dönüşümü, “iyi görünmekten” vazgeçip iyi olmaya çalıştığı yerde başlıyor. Bu ayrım, bugünün performans ve görünürlük çağında bence romanın en çarpıcı tarafı.
Bu roman neden hâlâ dokunuyor?
Çünkü Abafi, bize şunu vaat etmiyor.
Her şey düzelecek.
Şunu söylüyor…
Eğer istersen, sen değişebilirsin. Ama bu kolay olmayacak.
Bence bu dürüstlük, romanı zamansız kılıyor.
Kendini kaybolmuş hisseden, hayatını ertelediğini düşünen, “daha iyi bir ben mümkün mü?” diye soran herkes için Abafi, sessiz ama güçlü bir eşlikçi.
Bu romanı okurken şunu fark ettim.
Abafi’yi sevmek zorunda değilsiniz. Hatta yer yer ona kızabilirsiniz. Ama onu anlamaya başladığınız anda, kendinize dair bir şeyler de görmeye başlıyorsunuz.
Ve belki de romanın en kıymetli tarafı bu.
Okuru suçlamıyor. Umut veriyor.
Abafi, bana şunu hissettirdi.
İnsan, hayatının bir noktasında yanlış yollara sapmış olabilir. Ama bu, hikâyenin bittiği yer değildir. Bazen hikâye tam orada başlar.
Simbians Platformu ile doğru ve güncel verimlilik ve sağlık bilgisinin erişilebilir olmasını sağlıyoruz. Tüm içerikler sadece sağlık profesyonelleri ve tıbbi yazarlar tarafından hazırlanmaktadır.

