Bir Sagopa Kajmer konserinin ardından kendimizle, geçmişle ve hayatla kurduğumuz ilişki üzerine
Bazı şarkıların kaç yıl önce çıktığını biliyoruz da onları ilk dinlediğimiz insanın şimdi nerede olduğunu pek bilmiyoruz.
Kendimizden söz ediyorum.
O zamanlar neye kızıyorduk?
Kimin bizi anlamasını bekliyorduk?
Bir şeyler yoluna girdiğinde nasıl bir hayatımız olacağını düşünüyorduk?
Hatırladığımız birkaç görüntü var elbette. Bir oda, bir yolculuk, gece geç saatte açık kalan bir ekran. Fakat o görüntülerin içindeki insanın bütün duygularına artık ulaşamıyoruz. Bazı dertlerine gülümsüyoruz. Bazılarının hâlâ içimizde olduğunu fark edince de biraz susuyoruz.
İzmir’de Sagopa Kajmer konserine gitmek, bende biraz böyle bir karşılık buldu. 25 yıldır dinlediğim bir sese eşlik ederken, kendi hayatımın farklı zamanlarını da aynı yerde düşünmeye başladım. Eskiden öfkesini duyduğum yerde şimdi yorgunluk duyabiliyorum. Bir zamanlar fazla karanlık bulduğum bir düşüncede, bugün kendini korumaya çalışan birini görebiliyorum. Bazı kelimeler aynı kalmış. Onların karşısında duran ben değişmişim.
Büyümek dediğimiz şeyin böyle sessiz bir tarafı var. Hayatımıza girenleri, çıkanları, yaptığımız işleri sayabiliyoruz. Ama insanlara güvenme biçimimizin ne zaman değiştiğini, kendimize karşı hangi ara bu kadar sertleştiğimizi, bir şeyi istemekten ne zaman çekinmeye başladığımızı kolay kolay söyleyemiyoruz.
Sonra müzik geliyor. Günlük hayatın içinde geçiştirdiğimiz bir duygunun yanında biraz daha uzun kalıyoruz.
Benim için bu akşamın ardından kalan soru şu oldu.
Yaşadıklarımız bizi değiştirirken, bu değişimin içinde ne kadar söz sahibiyiz?
Çünkü incinmekten her zaman kaçınamıyoruz. Her kararımızı zamanında veremiyor, herkesten beklediğimiz karşılığı alamıyoruz. Buna rağmen bir hayat sürüyor. Sabah kalkıyoruz. Birinin mesajını cevaplıyoruz. İşimize gidiyoruz. Yeni insanlarla karşılaşıyoruz. İçimizde taşıdıklarımız, bütün bu küçük karşılaşmaların içine bizimle birlikte giriyor.
Belki de insanın hayatla asıl hesabı burada başlıyor. Başına gelenlerden sonra, kendisine ve başkalarına nasıl davranacağına karar vermeye çalışırken.
İçimizdeki Soğuğa Düşen Gözyaşları
İnsanın kendisinden söz etmesi tuhaf bir iş. Bir yanımız anlatmak istiyor, başka bir yanımız hemen düzeltmeye başlıyor. Çok şikâyet etmiş olmayayım. Yanlış anlaşılmayayım. Beni güçsüz sanmasınlar. Daha cümlenin başındayken, söyleyeceklerimizin karşı tarafta nasıl duracağını hesaplıyoruz.
Sonunda çoğu zaman kolay cevaba dönüyoruz: İyiyim.
Üstelik bu cevap bütünüyle yanlış da olmuyor. Hayatımızda iyi giden şeyler var. Sevdiğimiz insanlar, gülebildiğimiz anlar, yapmaktan hoşlandığımız işler var. Yine de bütün bunların yanında adını tam koyamadığımız bir sıkıntı durabiliyor. İnsan aynı hayatın içinde hem memnun hem yorgun olabiliyor. Bunu anlatmaya kalktığında ise sanki birini seçmesi gerekiyormuş gibi hissediyor.
Kendimize karşı dürüstleşmenin ilk zorluğu belki de bu. Bir duyguyu kabul edince onun bütün hayatımızı tarif edeceğini sanıyoruz. Bugün kendimi yalnız hissediyorsam, demek ki kimsem yok. Bir şeyden korkuyorsam, demek ki cesaretsizim. Bir kararımdan pişmansam, demek ki hayatımı yanlış kurmuşum.
Bir anın içinden kendimize ömürlük hükümler çıkarıyoruz.
Montaigne, Denemeler’in “Pişmanlık Üzerine” bölümünde, Türkçeye şöyle aktarabileceğimiz bir cümle kuruyor: “Varlığı resmetmiyorum; geçişi resmediyorum.” Kendini anlatırken sürekli değişen bir insanı yakalamaya çalışıyor.
Bu düşünce bana iyi geliyor. Çünkü kendimizi anlamaya çalışırken bazen fazla acele ediyoruz. Hemen bir tanım bulmak istiyoruz. Ben böyle biriyim. Ben insanlara güvenemem. Ben başladığım şeyi bitiremem. Oysa aynı insan, hayatının başka bir döneminde başka türlü davranabiliyor. Yanında güvende hissettiği biri olduğunda daha açık konuşabiliyor. Dinlendiğinde daha sabırlı olabiliyor. Bazı korkuları deneyimle hafifliyor, bazı alışkanlıkları emekle değişiyor.
Kendime biraz buradan bakmayı öğrenmek istiyorum. Bugünkü yorgunluğumu ciddiye alarak, ama bütün kişiliğimi onunla açıklamadan.
Bunu yapabilmek için de içimdeki sesin biraz yumuşaması gerekiyor. Başkasına kolaylıkla gösterdiğim anlayışı kendimden esirgediğim oluyor. Bir arkadaşımın zorlandığını duysam nedenlerini anlamaya çalışırım. Kendime gelince doğrudan sonuca geçiyorum: Daha iyi yapmalıydın.
Oysa insan sürekli azarlandığı bir yerde kolay kolay açılamıyor. O yer kendi içimiz olduğunda da durum pek değişmiyor.
Belki bu yüzden bazı şarkılarda kendimizi daha rahat buluyoruz. Gün içinde susturduğumuz tarafımızın konuşmasına izin veriyorlar. Bazen kırgın, bazen öfkeli, bazen de ne hissettiğini tam bilmeyen tarafımızın. Onu hemen toparlamaya çalışmadan dinleyebiliyoruz.
Ama kendimizi dinlemeye başlayınca yalnız bugünü duymuyoruz. İçimizdeki ses, bizi çoğu zaman daha eski bir yere götürüyor. Bugünkü sertliğimizin nereden geldiğini anlamak için, bir zamanlar kendimizi nasıl korumaya çalıştığımıza da bakmamız gerekiyor.
Geçmişin Gölgesinde Bugüne Vakit Açmak
Geçmişe dönünce en kolay yaptığım şey, o günkü kendime bugünkü bilgilerimle akıl vermek.
Biraz daha erken konuşsaydın. O kadar beklemeseydin. Her şeyi tek başına çözmeye çalışmasaydın. O insana bu kadar güvenmeseydin.
Sonuçlarını bildiğim bir hayatı geriye doğru değerlendirirken oldukça ikna edici olabiliyorum. Fakat o günün belirsizliğini hesaba katmayınca, kendime karşı adil davranmış olmuyorum. Çünkü o zamanki ben, bugün bildiklerimi bilmiyordu. Bir şeylerin düzelebileceğine inanıyordu. Belki yalnız kalmaktan korkuyordu. Belki başka bir seçeneği gerçekten göremiyordu.
Bunları hatırlamak, yaptığım her şeyi doğru bulmamı gerektirmiyor. Yalnızca ne olduğunu anlamama yardım ediyor. Bir hatayı anlamakla onu sürekli kendime karşı kullanmak arasında epey fark var.
Bazen o farkı kaçırıyorum.
Bir konuşma çoktan bitmiş oluyor, ben zihnimde hâlâ cevap hazırlıyorum. Karşımdaki insan belki o günü hatırlamıyor bile. Ben onun söyleyebileceği yeni cümleleri de düşünüp tartışmayı uzatıyorum. Sonra bakıyorum, bugün beni arayan birine dönecek hâlim kalmamış.
Geçmişin bugüne maliyeti biraz böyle ortaya çıkıyor. Hatırladığım olay kadar, onu yeniden yaşamak için ayırdığım zaman da hayatımın bir parçası oluyor.
Seneca’nın Lucilius’a Mektuplar’ın ilkinde söylediği kısa bir cümle var: “Biz ertelerken hayat hızla geçip gidiyor.”
Bu cümleyi okuyunca yalnız yapılacak işleri düşünmüyorum. Bazen yaşamayı da erteliyoruz. Kendimizle barışınca rahatlayacağız. Geçmişi tamamen anlayınca yeni bir şeye başlayacağız. Birinin neden öyle davrandığını çözersek içimiz hafifleyecek.
Fakat bazı soruların bütün cevapları bize ulaşmıyor. Bir insanın neden uzaklaştığını tam olarak bilemeyebiliyoruz. Başka bir karar verseydik hayatımızın nereye gideceğini öğrenemiyoruz. O ihtimal zihnimizde ne kadar güzel görünürse görünsün, yaşanmamış bir hayatın yüklerini tanımıyoruz.
Kendi yaşadığımız hayatı ise bütün ayrıntılarıyla biliyoruz. Yorgunluğunu, masrafını, sıradanlığını, yanlış anlaşılmalarını. İkisini yan yana koyunca elbette yaşanmamış olan daha parlak görünebiliyor.
Geçmişe biraz daha dikkatli bakmak, bu haksız karşılaştırmayı fark etmeyi de gerektiriyor.
Ben eski hâlimi affetmek konusunda büyük cümleler kuramıyorum. Bazen hâlâ kızıyorum. Bazen bir ayrıntı aklıma geldiğinde içim sıkılıyor. Yine de artık o günkü kendime yalnız yaptıkları üzerinden bakmak istemiyorum. Yapmaya çalıştıklarını da görmek istiyorum.
Sevilmek istemiş. Güvende olmak istemiş. Bir şeyleri korumaya çalışmış. Bazen yanlış yerde, yanlış biçimde uğraşmış.
Bunu gördüğümde geçmişimdeki başka insanlara bakışım da biraz değişiyor. Benim korkularım olduğu gibi onların da korkuları olabileceğini düşünüyorum. Böylece kendi hikâyem, yalnız benim haklı olduğum dar bir yer olmaktan çıkmaya başlıyor.
Uzak Sandığımız İnsanlarla Aynı Yerden Kırılmak
Kendi hikâyemizin içinden bakınca bazı insanlar çok anlaşılmaz görünüyor.
Neden aramadı?
Neden bunu fark etmedi?
Ben onun için uğraşırken o neden aynı dikkati göstermedi?
Bu soruların haklı bir tarafı olabilir. İlişkilerde gerçekten ihmal edilebiliyoruz. Söylediklerimiz duyulmayabiliyor. Birinin hayatında sandığımız kadar yer tutmadığımızı fark etmek acıtabiliyor.
Yine de her uzaklığı aynı biçimde açıklayamıyorum artık.
Bazen karşımızdaki insan ilgisiz. Bazen ne yapacağını bilmiyor. Bazen kendi hayatının içinde o kadar sıkışmış ki bize dışarıdan çok açık görünen şeyi göremiyor. Bunları ayırt etmek kolay olmuyor. Hele kırılmışsak, belirsizlikle uğraşacak sabrımız da pek kalmıyor.
Kendimizi korumak için hemen bir karar veriyoruz. Kimse kimseyi düşünmüyor. Herkes kendi derdinde.
Sonra böyle düşünerek yeni bir ilişkiye giriyoruz. Daha ortada bir şey yokken, olabilecek hayal kırıklıklarına karşı hazırlık yapıyoruz. Geç gelen bir cevabın içine eski bir terk edilişi, unutulmuş bir sözün içine yıllar önceki bir ilgisizliği yerleştiriyoruz. Karşımızdaki kişiye bakarken, geçmişimizden gelen insanları da görüyoruz.
Yakınlık kurmak bu yüzden cesaret istiyor. Birini tanımaya çalışırken, henüz yapmadığı şeylerden onu sorumlu tutmamayı gerektiriyor.
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’te şöyle diyor: “Diğer bütün iyiliklere sahip olsa bile, kimse dostları olmadan yaşamayı seçmezdi.”
Bu cümlenin gündelik hayatta çok tanıdık bir karşılığı var. Güzel bir şey olduğunda birine anlatmak istiyoruz. Zorlandığımızda, çözüm bulamasa bile birinin durumu bilmesini istiyoruz. Bizi tanıyan birinin yanında, her şeye baştan açıklama getirmeden oturabilmek iyi geliyor.
Ama istediğimiz o yakınlığın kurulmasında bizim de bir payımız var.
Ben birinin beni anlamasını beklerken ne kadar açık konuşuyorum? Bana bir şey anlattığında gerçekten dinliyor muyum? Yoksa kendi yaşadığıma benzeyen kısmı yakalayıp sözü hemen kendime mi getiriyorum? Kırıldığımda anlatıyor muyum, karşımdakinin fark etmesini bekleyerek sessizce uzaklaşıyor muyum?
Bunları düşünmek insanı biraz rahatsız ediyor. Çünkü kendimizi çoğu zaman iyi niyetimizle, başkalarını ise yaptıklarıyla değerlendiriyoruz. Ben cevap vermediysem yoğundum. O vermediyse önemsemiyor.
O aradaki farkı fark etmek, ilişkilere biraz daha hakkaniyetli bakmayı sağlıyor.
Elbette anlayış göstermek, her ilişkide kalmayı gerektirmiyor. Bazen birini anlamakla ondan uzaklaşmak aynı kararın içinde bulunabiliyor. Neden öyle davrandığını görebiliyorum, ama o davranışın içinde yaşamayı sürdüremiyorum.
Bunu söyleyebilmek de yakınlık kadar önemli.
Çünkü kendimizi korumadığımızda biriken kırgınlık, zamanla yalnız bir kişiye duyduğumuz öfke olarak kalmıyor. Dünyanın tamamına bakışımızı etkiliyor. İnsanların yanında nasıl durduğumuzu, neye inandığımızı, neye itiraz ettiğimizi değiştiriyor.
Ve bir noktada şu soruyla karşılaşıyoruz.
Beni inciten şeylere karşı çıkarken, ben nasıl birine dönüşüyorum?
Hayatın Sertliğine Bir İstisna Bırakmak
İnsan kırıldığında bazen sertleşmeyi öğrenmek istiyor.
Daha az önemseyeceğim. Kimse için bu kadar uğraşmayacağım. Herkese hak ettiği kadar.
Bu cümleleri anlıyorum. Çünkü çoğunun arkasında, kendisine gösterilmeyen bir özenin yorgunluğu var. Sürekli anlayan taraf olmaktan, sürekli açıklama yapmaktan, bir şeyi önemseyen tek kişi gibi hissetmekten bıkmış biri var.
Yine de sertleşmenin her zaman korumadığını düşünüyorum. Bazen bizi incitebilecek şeylerle birlikte, bize iyi gelebilecek karşılaşmaları da dışarıda bırakıyor. Bir süre sonra kimseye güvenmediğimiz için haklı çıktığımız bir hayat kuruyoruz. Kimseyi yeterince yaklaştırmadığımız için başka bir ihtimali göremiyoruz.
Dünyanın da bu sertliğe malzeme vermek konusunda eli açık.
İnsanların sözü, konumlarına göre farklı ağırlık kazanıyor. Aynı hata bazılarına kolayca bağışlanırken bazıları için karakter meselesine dönüşüyor. Emeğin görünmesi için bazen emekten başka şeyler gerekiyor. Bunları gördükçe insanın öfkelenmesi anlaşılır geliyor.
Fakat itiraz ettiğim dünyanın gündelik davranışlarıma nasıl sızdığını da düşünmek zorundayım.
Benden daha güçsüz birine nasıl konuşuyorum? İşime yarayabilecek birine gösterdiğim dikkati, bana hiçbir faydası olmayacak birine de gösterebiliyor muyum? Ben hata yaptığımda anlaşılmayı beklerken, başkasının hatasına ne kadar alan açıyorum?
Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler’deki bir cümlesi, burada durup düşünmeme neden oluyor: “Öç almanın en iyi yolu, kötülüğü yapana benzememektir.”
Bunu uygulaması kolay bir öğüt gibi okuyamıyorum. İnsan canı yandığında karşısındakinin de anlamasını istiyor. Bazen anlamasını istemekle aynı acıyı yaşamasını istemek birbirine karışıyor.
Ama bana yapılanı başkasına taşıdığımda, o yaşantı hayatımdaki etkisini büyütmüş oluyor. Beni dinlemediler diye ben de dinlemiyorsam, önemsemediler diye ben de önemsemiyorsam, şikâyet ettiğim davranış benim üzerimden devam ediyor.
Buna bir yerde ara verebilmek istiyorum.
Gerektiğinde hayır diyerek. Yapılanı açıkça söyleyerek. Hakkımı arayarak. Bir ilişkiyi bitirerek. Bütün bunları yaparken karşımdakini küçültmeye ihtiyaç duymamayı da öğrenerek.
Elbette her gün beceremiyorum. Yorgunken sesim sertleşebiliyor. Kendimi savunmaya çalışırken söylemek istediğimi aşabiliyorum. Sonradan dönüp özür dilemem gereken zamanlar oluyor. Bu da kurmaya çalıştığım hayatın bir parçası.
Çünkü iyi biri olmayı tamamlanmış bir özellik gibi gördüğümde, hatalarımı kabul etmek zorlaşıyor. Oysa davranışlarıma bakınca daha somut bir sorumluluk ortaya çıkıyor. Bugün ne yaptım? Birinin üzerinde nasıl bir etki bıraktım? Düzeltebileceğim bir şey var mı?
Bu dikkat emek istiyor. Fakat sürekli kendini denetlemeye çalışan insanın da dinlenmeye ihtiyacı var. Hayata karşı durabilmek için, bütün yükü tek başımıza taşımamız gerekmiyor.
Düşme Korkusuyla Kıyı Arasında
Bazen yorulmamızın nedeni yaptığımız şeyler kadar, yapamayacağımızdan korktuğumuz şeyler oluyor.
Bir iş aksıyor. Ardından zihnimizde başka ihtimaller açılıyor.
Bu da olmazsa ne olacak?
Ya toparlayamazsam?
Ya şimdiye kadar yaptığım her şey boşa giderse?
Henüz yaşanmamış ayların yükünü bir akşama sığdırabiliyoruz. Dışarıdan bakıldığında oturuyoruz. İçeride ise sürekli bir ihtimale yetişmeye çalışıyoruz.
Seneca, on üçüncü mektubunda şöyle söylüyor: “Gerçekte olduğundan daha sık, hayalimizde acı çekeriz.”
Bu cümleyi, yaşadığımız zorlukları küçümsemeden düşünmek gerekiyor. Geçim sıkıntısı, hastalık, güvencesizlik ya da ağır sorumluluklar yalnız düşünce biçimimizi değiştirerek ortadan kalkmıyor. Fakat gerçek yükün yanına, henüz gerçekleşmemiş bütün ihtimalleri de eklediğimde hareket edecek gücüm azalıyor.
Benim için bazen işe yarayan şey, soruyu biraz küçültmek.
Hayatımın geri kalanını nasıl toparlayacağım diye düşündüğümde donup kalabiliyorum. Bugün hangi işle ilgilenmem gerekiyor diye sorduğumda ise bir yerden başlayabiliyorum. Bir telefonu açmak. Beklettiğim bir konuşmayı yapmak. Yetişmeyecek bir iş için dürüstçe süre istemek.
Bazen de yapılacak şey yardım istemek oluyor.
Bunu söylemek kolay, yapması her zaman öyle değil. Birine ihtiyacımız olduğunu söylediğimizde onun gözündeki yerimizin değişeceğinden çekinebiliyoruz. Kendi başımıza halletmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Sonra taşıyabildiğimiz her yük, çevremizdekiler için taşıyabileceğimiz yeni yüklerin gerekçesine dönüşüyor.
Bir noktada kendi gücümüzün sınırlarını bizim anlatmamız gerekiyor.
Şu sıralar zorlanıyorum. Bunu tek başıma yetiştiremiyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var.
Bu cümlelerin ardından uzun bir savunma yapmak zorunda hissetmeden konuşabilmek isterim. Dinlenmek için iyice tükenmiş olmayı beklemeden.
Çünkü sürekli dayanmaya çalışırken, ne için dayandığımızı unutabiliyoruz. Sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek istiyoruz ama onlara ayıracak sabrımız kalmıyor. Bir şeyler üretmek istiyoruz ama merakımızı besleyecek zaman bulamıyoruz. Güzel bir hayat kurmaya çalışırken, hayatın içindeki güzellikleri fark edemeyecek kadar yoruluyoruz.
Konser için ayırdığım zamanı biraz da bu yüzden düşünüyorum. Sevdiğim bir şeyi yaparken, o saatlerin sonunda ortaya bir sonuç koymam gerekmiyor. Dinlediğimi bir başarıya çevirmek zorunda değilim. Orada bulunmak, hoşuma giden bir sese eşlik etmek, biraz duygulanmak, biraz keyif almak kendi başına yeterli olabiliyor.
İnsanın hayatında böyle zamanların bulunması gerekiyor.
Çünkü yalnız sorunlarımızı çözerek yaşamıyoruz. Bazen bir şeyden zevk alarak da devam ediyoruz. Her şey yoluna girmeden güzel bir akşam geçirebiliyoruz. Üzüntümüz sürerken gülebiliyor, bir konuda belirsizlik yaşarken başka bir şeye heves duyabiliyoruz.
Bu imkânı kendime tanıyınca, geleceğe baktığım yer de biraz değişiyor. Artık yalnız ne kadar ilerleyeceğimi düşünmüyorum. İlerlerken nasıl yaşayacağımı da merak ediyorum.
Takvimin Dışında Kalan Bir Ömrün Mirası
Nasıl yaşadığımızı anlamak için çoğu zaman büyük sonuçlara bakıyoruz.
Bitirdiğimiz okullar, yaptığımız işler, ulaştığımız hedefler. Bunların hayatımızda karşılığı var. Emek verdiğimiz şeylerin gerçekleşmesini istememiz çok doğal.
Fakat bir hayatın başka insanlarda kalan tarafı her zaman bu başlıklara sığmıyor.
Ben bazı insanları bana ayırdıkları birkaç dakikayla hatırlıyorum. Söylediğim bir ayrıntıyı unutmamalarıyla. Zorlandığımı fark edip herkesin içinde açıklamak zorunda bırakmadan yanıma gelmeleriyle. Bir hata yaptığımda beni o hatanın içine kapatmamalarıyla.
Belki o insanlar bunların bir kısmını hatırlamıyor bile. Benim hayatımda ise hâlâ bir yerleri var.
Bunu düşündüğümde insanın bıraktığı izin ne kadar gündelik olduğunu fark ediyorum. Başkasının hayatında bir yer tutmak için her zaman büyük bir şey yapmamız gerekmiyor. Bazen karşımızdakinin sözünü bitirmesini beklemek, aceleyle vereceğimiz bir cevabı biraz düşünmek, birini merak ettiğimizde gerçekten aramak yeterli olabiliyor.
Tabii bunları da yeni bir kusursuzluk beklentisine dönüştürmek istemiyorum. Herkese yetişemeyeceğim. Her konuşmada doğru cümleyi bulamayacağım. Bazı günler kendi içimde o kadar kalabalık olacağım ki başkasına ayıracak yerim azalacak.
Yine de fark ettiğimde geri dönebilirim.
Geçen gün seni iyi dinleyemedim, diyebilirim. Söylediğim şeyin kırıcı olduğunu anladım. Aklımda kaldın. Nasılsın?
Bir hayat biraz da böyle onarılıyor galiba. Büyük kararların yanında, geri dönüp ilgilendiğimiz küçük yerlerle.
Çünkü zaman geçiyor. Bunu bilmekle günlük hayatın içinde hissetmek aynı şey olmuyor. Sevdiğimiz insanları sonra arayabileceğimizi düşünüyoruz. Kendimizle sonra ilgileneceğiz. Birlikte bir yere gitmek, uzun uzun konuşmak, yarım kalan bir şeyi tamamlamak için daha uygun bir dönem gelecek.
Bazen geliyor. Bazen de o dönemi beklerken ilişkinin kendisi değişiyor. Birbirimize söyleyeceklerimiz azalıyor. Alışkanlıklarımız başka türlü kuruluyor. Yakın olmak istediğimiz insana, fark etmeden uzaktan bakmaya başlıyoruz.
Bu yüzden hayatın sonlu olduğunu düşünmek bende yalnız bir hüzün uyandırmıyor. Dikkatimi de topluyor. Neye zaman ayırdığımı, neyi sürekli ertelediğimi, hangi kırgınlığı gereğinden uzun taşıdığımı görmek istiyorum.
Her yaşadığımdan güzel bir anlam çıkarabileceğimi sanmıyorum. Bazı şeylerin hiç olmamasını tercih ederdim. Daha az incinerek de öğrenebilirdim. Bazı vedaların, bazı suskunlukların içimde bıraktığı yere hâlâ kolay bakamıyorum.
Ama hayatımın devamında ne yapacağıma dair bir payım var.
Birini dinleyebilirim. Bir konuda fikrimi değiştirebilirim. Kendime daha adil davranmayı deneyebilirim. Güvenimi herkese aynı anda açmadan da bir insanı tanımaya zaman ayırabilirim. Geçmişimdeki bir yanlışı bugün başka türlü davranmak için hatırlayabilirim.
İzmir’deki konserin ardından düşüncelerim dönüp dolaşıp buraya geliyor. Aynı şarkıları yıllar sonra dinlerken, eski hâllerimle bugün olduğum insan arasında bir konuşma açılıyor. O zaman neyi duyamamışım, şimdi neyi duyabiliyorum? Hangi öfkem hafiflemiş? Hangi kırgınlığım hâlâ benden ilgi bekliyor?
Hayatı anlamlandırmak belki biraz da bu konuşmayı sürdürebilmek. Kendimize tek bir hikâye anlatıp orada kalmadan, yaşadıklarımıza yeniden bakabilmek.
Yarın yine yapılacak işler olacak. Bekleyen mesajlar, yetişmesi gereken şeyler, canımı sıkan küçük meseleler. Muhtemelen yine bazı anlarda kendime fazla yükleneceğim. Birini yanlış anlayacağım. Geçmişten gelen bir düşünceye gereğinden uzun takılacağım.
Ama belki bunları biraz daha erken fark edeceğim.
Kendime nasıl olduğumu sorduğumda cevabı hemen geçiştirmeyeceğim. Bir başkasına sorduğumda da anlatacaklarını dinleyecek kadar duracağım.
Yıllar önce dinlediğim insanın şimdi tam olarak nerede olduğunu bilmiyorum. Yine de ona bakınca artık yalnız yaptığı hataları görmek istemiyorum. Bugüne kadar taşıdığı bütün o çabayı da görüyorum.
Şimdi o çabanın devamında, kendime ve insanlara biraz daha iyi davranabileceğim bir hayat var.

