Yakın zamanda Füruğ Ferruhzad’ın bir şiirine yeniden denk geldim.
Bazı metinler vardır. İlk okuduğunuzda ne söylediğini anlarsınız ama asıl etkisini daha sonra göstermeye başlar. Bir cümlesi gün içinde aklınıza gelir. Başka bir anda, başka bir yaşantının içinde yeniden anlam kazanır. Metin değişmez ama sizin ona baktığınız yer değişir.
O şiir de bende biraz böyle oldu.
“Kimse güneşle tanıştırmayacak beni.”
Bu cümle birkaç gündür zihnimde dolaşıyor.
İlk duyulduğunda karamsar geliyor. Biraz yalnız, biraz çaresiz. Sanki insanın karanlığın içinde kendi başına kaldığını ve onu oradan çıkaracak kimsenin bulunmadığını söylüyor. Fakat üzerinde düşündükçe bende tam tersine başka bir duygu uyandırdı.
Bir çeşit uyanma hâli.
Belki de hayatımızın bazı dönemlerinde duymamız gereken cümle tam olarak budur.
Kimse gelmeyecek.
Kimse hayatımızı bizim yerimize değiştirmeyecek. Kimse bizi içine düştüğümüz durağanlıktan sihirli biçimde çıkarmayacak. Kimse bir sabah kapımızı çalıp bize yaşam amacımızı vermeyecek. Kimse bizi hazır bir gelecekle tanıştırmayacak.
Başta ağır geliyor bu düşünce.
Sonra garip biçimde özgürleştiriyor.
Çünkü bir kurtarıcı beklemeyi bıraktığımız anda kendi hayatımız üzerinde yeniden söz sahibi olmaya başlıyoruz.
**
Bir kurtarıcı beklememek
Sanırım insanın en kolay düştüğü tuzaklardan biri, hayatın bir gün kendiliğinden değişeceğine inanmak.
Bir fırsat çıkacak. Doğru kişi gelecek. Şartlar düzelecek. Daha çok para kazanacağız. Başka bir şehre taşınacağız. Bir problem çözülecek. İşler biraz sakinleşecek. Ondan sonra gerçekten yaşamaya başlayacağız.
Hayatı fark etmeden sürekli ileri bir tarihe erteliyoruz.
Bugün, yalnızca geçilmesi gereken bir dönem oluyor. Asıl hayatın ileride başlayacağına inanıyoruz. İçinde bulunduğumuz zamanı yaşamıyor, gelecekte ulaşacağımızı düşündüğümüz daha düzenli bir hayatın hazırlığını yapıyoruz.
Bunu kendimde de zaman zaman fark ediyorum. Bir proje bitsin, şu yoğunluk geçsin, şu iş çözülsün, sonra daha rahat olacağım diye düşündüğüm çok an oldu. Fakat hayat garip bir şekilde hiçbir zaman tamamen çözülmüyor.
Bir mesele kapanıyor, başka bir mesele açılıyor. Bir hedefe ulaşıyoruz, kendimize yenisini koyuyoruz. Bir belirsizlik sona eriyor, başka bir belirsizlik başlıyor.
Belki de yaşam dediğimiz şey zaten bu tamamlanmamışlık halinin içinde gerçekleşiyor.
Hayatın kusursuz bir düzene ulaşmasını beklediğimizde yaşamayı da bekletiyoruz. Oysa insanın bütün meselelerini çözerek hayata başlaması mümkün değil. Çünkü yaşamak, biraz da çözülmemiş şeylerin arasında yol alabilmek demek.
Bu yüzden bir kurtarıcı beklememek bana göre umutsuzluk değil. Tam tersine sorumluluk almak.
Elbette hayatımızda insanlar olacak. Bize destek olacaklar, yol gösterecekler, bazı dönemlerde elimizden tutacaklar. Belki düştüğümüzde kaldıracak, yorulduğumuzda bir süre yükümüzü taşıyacaklar. Bunların hepsi çok kıymetli.
Ama destek almak ile hayatının merkezini başka birine bırakmak aynı şey değil.
Bir insan sana yol gösterebilir ama senin yerine yürüyemez. Seni sevebilir ama senin yerine hayatını sevemez. Sana bir kapı açabilir ama o kapıdan girip girmemek yine sana kalır.
Bir öğretmen, bir arkadaş, bir eş, bir terapist ya da bir yol arkadaşı bize ışığın yönünü gösterebilir. Fakat gözlerimizi açmak ve o yöne doğru hareket etmek bizim sorumluluğumuzdur.
Belki yetişkinliğin en zor taraflarından biri burada başlıyor. İnsan bir noktada kendi hayatının sorumluluğunu başkasına devredemeyeceğini fark ediyor.
Bu fark ediş önce yalnızlık gibi hissedilebilir.
Sonra özgürlüğe dönüşür.
Kimse gelmeyecek.
Peki ben ne yapacağım?
Bence asıl soru burada başlıyor.
**
Yaşam amacı bulunmaz, inşa edilir
Son yıllarda çok sık duyduğumuz bir kavram var.
Yaşam amacı.
İnsanlar yaşam amaçlarını bulmaya çalışıyor. Kitaplar okuyor, eğitimlere gidiyor, farklı yöntemler deniyor ve kendilerine sürekli aynı soruyu soruyorlar.
“Ben neden buradayım?”
Bu soru değerli. İnsanın kendi varlığına, seçimlerine ve geleceğine bakmasını sağlıyor. Fakat bazen bu soruya yaklaşma biçimimizin bizi daha da sıkıştırdığını düşünüyorum.
Çünkü yaşam amacını, bir yerde hazır bekleyen ve keşfedilmesi gereken tek bir cevap gibi ele alıyoruz. Sanki doğru işi bulduğumuzda, doğru insanla karşılaştığımızda ya da doğru şehre taşındığımızda birden her şey yerine oturacak.
Bir gün uyanacağız ve neden yaşadığımızı kesin olarak anlayacağız.
Ben artık yaşam amacının böyle çalıştığını düşünmüyorum.
Amaç çoğu zaman bulunmuyor.
İnşa ediliyor.
Biriktirdiğimiz deneyimlerden, tekrar tekrar döndüğümüz konulardan, meraklarımızdan, bizi rahatsız eden şeylerden ve çözmek istediğimiz problemlerden yavaş yavaş oluşuyor.
İnsan bazen neyi önemsediğini hayatın büyük sorularına cevap ararken değil, sıradan bir günün içinde fark ediyor. Bir şey üretirken, birine bir şey öğretirken, bir problemi çözmeye çalışırken, yazarken, araştırırken ya da bir insanın işini kolaylaştırırken.
Bir konu hakkında yorulmadan düşünebildiğinizi fark ediyorsunuz. Bir problemi gördüğünüzde başka insanların geçip gittiği yerde duruyorsunuz. Bir şeyi daha iyi hale getirmek için içinizde açıklayamadığınız bir istek hissediyorsunuz.
Belki de amaç, tam olarak bu tekrarların içinde şekilleniyor.
Kendi hayatıma baktığımda hemşirelikten akademiye, eğitimden girişimciliğe, teknolojiden insan davranışına uzanan yolun baştan çizilmiş tek bir plan olmadığını görüyorum. Her deneyim bir sonrakine küçük bir şey bıraktı. Bazı alanlar değişti ama tekrar tekrar döndüğüm sorular değişmedi.
İnsanın yaşamını nasıl kolaylaştırabiliriz?
Bilgiyi nasıl daha anlaşılır hale getirebiliriz?
Bir deneyimi nasıl daha iyi tasarlayabiliriz?
Bir fikir, gerçek bir faydaya nasıl dönüşür?
Bu soruların çevresinde çalıştıkça insan kendi yönünü biraz daha iyi görüyor. Amaç, bir anda önümüze düşen büyük bir cevap olmaktan çıkıyor. Yaptıklarımızın, meraklarımızın ve sorumluluk aldığımız alanların zamanla oluşturduğu bir çizgiye dönüşüyor.
Bu nedenle “Hayatımın amacı ne?” sorusu bazen bana fazla büyük geliyor.
Onun yerine başka bir soru daha sahici geliyor.
Ben hangi problemlerin çözümünde bulunmak istiyorum?
Bu soru insanı doğrudan yaşamın içine çekiyor. Çünkü amaç hakkında yalnızca düşünmek yerine bir şeye temas etmeyi, bir sorumluluk almayı ve bir katkı üretmeyi gerektiriyor.
Herkes dünyayı değiştirmek zorunda değil. Herkes büyük bir iz bırakmak zorunda da değil. Büyük ve görünür işler yapmadığımızda hayatımız anlamsızlaşmıyor.
Fakat insan ilgisini, yeteneğini ve enerjisini bir yerde yoğunlaştırdığında yavaş yavaş anlam üretmeye başlıyor. Birinin yükünü hafifletmek, bir şeyi öğretmek, bir sorunu çözmek, bir yapı kurmak ya da yalnızca bulunduğu ortamı kolaylaştırmak bile insanın yaşamla kurduğu ilişkiyi değiştirebiliyor.
Amaç biraz da böyle oluşuyor.
Bulduğumuz bir şey olarak değil, tekrar tekrar yaptığımız seçimlerin bıraktığı iz olarak.
**
Büyük anlamlar ararken küçük hayatı kaçırmamak
Yaşam amacı üzerine düşünmenin başka bir tehlikesi daha var.
Hayatı gereğinden fazla büyütmek.
Sanki her gün anlamlı olmak zorundaymış gibi yaşıyoruz. Sürekli üretmeli, gelişmeli, ilerlemeli ve kendimizi aşmalıymışız gibi davranıyoruz. Sıradan bir günü, boşa geçirilmiş bir gün olarak görmeye başlıyoruz.
Oysa hayatımızın büyük bölümü sıradan günlerden oluşuyor.
Dönüp kendi yaşamıma baktığımda, yaşadığımı en fazla hissettiğim anların çoğunun büyük olaylar olmadığını görüyorum. Uzun bir yürüyüş, soğuk bir hava, iyi bir kahve, beklemediğim bir sohbet, bir kitabın altını çizdiğim cümlesi, yeni bir fikir ya da gece araba kullanırken dinlediğim bir şarkı.
Bazen yalnız başına oturup hiçbir şey yapmamak.
Bazen daha önce fark etmediğim bir ağacı görmek.
Bazen bildiğim bir yoldan geçerken başka bir şeyi düşünmek.
Hayatın büyük kısmı zaten bunlardan oluşuyor.
Büyük başarılar az. Sıradan günler çok fazla.
Bu nedenle yaşama sarılmayı yalnızca büyük hedeflerle ilişkilendirmek bana artık eksik geliyor. Hedeflerin olması değerli. Bir şey üretmek, ilerlemek ve kendi potansiyelimizi kullanmak önemli. Fakat yaşamla temas kuramadığımızda ulaştığımız hedefler de içimizde beklediğimiz duyguyu oluşturmayabiliyor.
İnsan bazen bir başarıya ulaşıyor ama onu hissedemiyor. Çünkü bütün yolculuk boyunca yalnızca bir sonraki aşamayı düşünmüş oluyor.
Bu yüzden hayatı değiştirmek kadar hayatın içine yeniden girmek de önemli.
Dışarı çıkmak. Yürümek. Bir yere dikkatle bakmak. Bir şeyi merak etmek. Yeni biriyle konuşmak. Başka bir sokağa sapmak. Bir fikir üzerine düşünmek. Uzun zamandır ertelediğimiz küçük bir şeyi yapmak.
Bazen insanın yeniden hayata bağlanması için bütün hayatını değiştirmesi gerekmiyor.
Hayatın içine tekrar girmesi gerekiyor.
İçimiz sıkıldığında çoğu zaman daha fazla düşünmeye başlıyoruz. Daha fazla düşündükçe daha fazla sıkışıyoruz. Ne yapacağımızı, kim olduğumuzu, nereye gittiğimizi ve başkalarının nerede olduğunu düşünüyoruz.
Kendi hayatımızın içinde yaşamaktan çok, kendi hayatımız üzerine düşünüyoruz.
Düşünmek kıymetli. Benim için yazmak da büyük ölçüde böyle bir reflektif alan. Yaşadığımı anlamlandırmak, dışarıdan yeniden görmek ve zihnimdeki dağınıklığı düzenlemek için kullandığım bir araç.
Fakat düşüncenin yaşamdan tamamen kopması da başka bir kapanma biçimi yaratıyor. İnsan kendi zihninin içinde o kadar uzun süre kalıyor ki dışarıdaki hayatla temasını kaybedebiliyor.
Bazı anlarda çözüm, düşüncenin devamında değil hareketin içinde bulunuyor.
**
Önce hareket, sonra his
Motivasyonla ilgili yanlış bir beklentimiz olduğunu düşünüyorum.
Önce iyi hissedeceğimizi, ardından harekete geçeceğimizi sanıyoruz. Kendimizi hazır, güçlü, istekli ve kararlı hissettiğimizde başlayacağımıza inanıyoruz.
Oysa birçok durumda tam tersi oluyor.
Önce hareket ediyoruz.
Sonra duygu geliyor.
Yazmak istemediğimiz halde bilgisayarın başına oturuyoruz. Birkaç cümleden sonra devamı geliyor. Yürümek istemiyoruz. Ayakkabıyı giyip dışarı çıkıyoruz. On dakika sonra bedenimiz bize eşlik etmeye başlıyor.
Bir proje gözümüzde büyüyor. Tamamını düşünmek yerine küçük bir kısmını yapıyoruz. Birkaç gün sonra proje artık başlangıçtaki kadar ağır gelmiyor.
İnsan çoğu zaman hayatını büyük kararlarla değiştirmiyor.
Küçük hareketlerle yönünü değiştiriyor.
Bugün bir telefon açmak, uzun zamandır ertelediğin bir e-postayı göndermek, bir sayfa yazmak, yeni bir yere gitmek, biriyle konuşmak ya da yalnızca evden çıkmak olabilir.
Bunların hiçbiri tek başına hayatımızı değiştirecek kadar büyük görünmez. Fakat insana çok önemli bir şeyi hatırlatırlar.
Ben hala buradayım.
Hayatım üzerinde hala küçük de olsa bir etkide bulunabiliyorum.
Bence umut biraz da böyle bir şey.
Sürekli olumlu hissetmek değil. Her şeyin iyi olacağına körü körüne inanmak da değil. Her şey belirsizken bile bir sonraki adımı atabilmek.
Umut bazen güçlü bir duygu olarak gelmez. Bazen yalnızca küçük bir davranış olarak görünür. Yataktan kalkmak, perdeyi açmak, dışarı çıkmak, bir şey hazırlamak, birine ses vermek ya da yarım kalan bir işe geri dönmek.
Duygu her zaman hareketten önce gelmez.
Bazen hareket, duygunun geleceği yeri hazırlar.
Bunu bilmek önemli. Çünkü insan kendisini iyi hissetmediğinde hayatıyla ilgili bir şey yapamayacağını düşünebiliyor. Oysa iyi hissetmeden de küçük bir adım atabiliriz. Belki o adım her şeyi değiştirmez ama içinde bulunduğumuz durağanlığın mutlak olmadığını bize gösterir.
Bir adım daha atabileceğimizi fark ettiğimiz anda, hayatla aramızda yeniden küçük bir bağ kurulur.
**
Kuş ölümlüdür, uçmayı anımsa
Füruğ’un şiirinde beni en fazla etkileyen yer aslında sonu.
“Kuş ölümlüdür. Uçmayı anımsa.”
Bu kadar kısa bir cümlenin içine bu kadar büyük bir düşüncenin nasıl sığabildiğini bilmiyorum.
Kuş ölümlü.
Yani her şey bitecek.
Biz de biteceğiz. İlişkiler bitecek. Bazı dönemler geçecek. Bazı insanlar hayatımızdan çıkacak. Bazı ihtimaller bir daha geri gelmeyecek. Bedenimiz değişecek. Zaman geçecek.
Bütün bunların önüne geçemeyiz.
Fakat şiir bize ölümü hatırlattıktan sonra ölümü düşünmemizi söylemiyor.
Uçmayı hatırlamamızı söylüyor.
Bana göre yaşamla kurulabilecek en güzel ilişkilerden biri burada saklı.
Sonlu olduğunu bilerek yaşamak.
Bir gün biteceğini bildiğimiz için hayattan kaçmamak. Tam tersine biraz daha fazla görmek, biraz daha fazla denemek ve biraz daha fazla üretmek.
Sevmek.
Merak etmek.
Bir şey kurmak.
Yanılmak.
Yeniden başlamak.
Ölümlü olduğumuzu bilmek hayatı değersizleştirmez. Aksine zamanı daha gerçek hale getirir. Her şeyi yapamayacağımızı bilmek, neyi gerçekten yapmak istediğimizi düşünmemizi sağlar.
İnsan bazen sonsuz zamanı varmış gibi erteliyor. Söylemek istediğini söylemiyor. Başlamak istediğine başlamıyor. Gitmek istediği yere gitmiyor. Yaşamın bir gün daha uygun şartlar sunmasını bekliyor.
Fakat kuş ölümlü.
Uçmak için kusursuz bir gökyüzü bekleyemez.
Belki hayatın anlamını sürekli çözmeye çalışmak yerine onu biraz daha fazla yaşamamız gerekiyor. Her şeyi bilmek zorunda değiliz. Nereye varacağımızdan her zaman emin olmak zorunda da değiliz.
Bazen yönümüzün olması yeterli.
Bugün attığımız adımın bizi tam olarak nereye götüreceğini bilmeden yürümek. Kendi hayatımızı başkasının bize vermesini beklememek. Kendi kapımızı açmak. Kendi güneşimizi aramak.
**
Güneşi aramak
Şiirin bana en fazla düşündürdüğü şey şu oldu.
Kimse bizi güneşle tanıştırmayacak olabilir.
Ama bu, güneşin olmadığı anlamına gelmiyor.
Belki uzun zamandır başımızı kaldırmıyoruz. Belki kapıyı açmıyoruz. Belki çıkmak için birinin bizi çağırmasını bekliyoruz. Belki de karanlığa o kadar alıştık ki ışığın gözümüzü rahatsız etmesinden korkuyoruz.
İnsanın alıştığı yer ona iyi gelmese bile güvenli görünebilir. Çünkü bildiğimiz acı, bilmediğimiz ihtimalden daha öngörülebilirdir.
Bu nedenle güneşe doğru yürümek yalnızca umutlu olmakla ilgili değil. Aynı zamanda alıştığımız karanlığı terk edebilme cesaretiyle ilgilidir.
Bazı dönemlerde insanın kendisine yapabileceği en önemli şey, çok büyük bir cevap bulmak değildir.
Kendisine yeniden bir ihtimal vermektir.
Bir sonraki güne dair küçük bir merak. Yeni bir şey yapma isteği. Başka bir insanla karşılaşma olasılığı. Henüz görmediği bir yer. Henüz kurmadığı bir cümle. Henüz üretmediği bir şey. Henüz tanımadığı bir hali.
Bazen yaşam amacı da tam burada oluşuyor.
Yaşadıkça.
Deneyerek.
Yanılarak.
Bir şeyleri geride bırakarak.
Bazı şeylere yeniden başlayarak.
Zamanla hangi yöne doğru yürümek istediğimizi biraz daha iyi anlayarak.
Kimse gelmeyecek düşüncesi ilk anda insana yalnız olduğunu söyleyebilir. Fakat biraz daha derinden baktığımda başka bir şey söylediğini duyuyorum.
Hayatın hala senin.
Başlamak için birinin seni seçmesini beklemek zorunda değilsin. Yaşamak için bütün sorunlarının çözülmesi gerekmiyor. Yönünü değiştirmek için kendini tamamen hazır hissetmen de gerekmiyor.
Bir adım atabilirsin.
Sonra bir adım daha.
Belki güneşe hemen ulaşamazsın ama karanlıkta aynı yerde kalmak zorunda olmadığını fark edersin.
Kuş ölümlü.
Bunu değiştiremeyiz.
Ama uçup uçmamak konusunda hala söyleyecek bir sözümüz var.
Kimse seni güneşle tanıştırmayacak.
Belki.
Ama başını kaldırmak, kapıyı açmak ve ışığa doğru yürümek hala senin elinde.

