Bu içerikle, hayatın nasıl göründüğünden çok nasıl hissettirdiğine odaklanmayı, sosyal onay baskısını fark etmeyi ve kendinle daha sahici bir ilişki kurmanın yollarını öğreneceksiniz.
Çoğumuz fark etmeden hayatı bir vitrin gibi yaşıyoruz.
Nasıl görünüyorum?
İnsanlar beni nasıl görüyor?
Yeterince başarılı mıyım, yeterince mutlu görünüyor muyum, yeterince “iyi” bir hayatım var mı?
Bu sorular o kadar sessiz ve o kadar alışılmış ki, çoğu zaman onların bize ait olup olmadığını bile sorgulamıyoruz. Sanki görünmeyen bir göz sürekli bizi izliyor ve biz de o gözün beklentilerine göre kendimizi ayarlıyoruz. Hayat, hissettiğimiz bir şey olmaktan çıkıp, sergilenen bir şeye dönüşüyor.
Ama durup şunu sormak gerekiyor.
Hayat gerçekten nasıl görünüyor, yoksa nasıl hissettiriyor?
İstediğini Sandığın Şeylere Ulaştığında Gerçekten Ne Oldu?
Bir düşün.
Gerçekten mutlu olduğun anları say. Ama dürüstçe.
Uzun zamandır istediğini sandığın bir şeye ulaştığında…
O ilişki başladığında…
O işe girdiğinde…
O parayı kazandığında…
Ne oldu sonra?
Çoğu zaman cevap şudur…
Hayat değişti ama mucize olmadı.
Evet, bazı şeyler daha iyi oldu. Ama bazı şeyler de zor kaldı. Bazı dertler gitti, yerini başka dertler aldı. Mutluluk kalıcı bir “hal” olmadı, sadece dönemsel bir deneyim olarak geldi geçti.
Çünkü biz çoğu zaman şunu karıştırıyoruz…
Bir şeyin hayatımızı değiştirmesiyle, bizi sürekli mutlu etmesini.
Oysa gerçek hayat, iyiyle kötünün belli bir dengede birlikte var olduğu bir alan. Büyük hedeflere ulaştığımızda bile, içimizde hâlâ eksik hissettiğimiz yerler olabiliyor. Ve bu, bir başarısızlık değil. Bu, insan olmanın kendisi.
Kusurlu İnsanların Sahip Olduğu Hayatlar
Şimdi başka bir egzersiz yapalım.
Hayatında tanıdığın insanları düşün.
Kusurlu olanları.
Kararsız olanları.
Dağınık olanları.
Zaman zaman kaybolmuş olanları.
Şimdi şunu fark et…
Bu insanlar yine de sevildi.
Romantik ilişkileri oldu.
Yakın arkadaşları oldu.
İyi işler buldular.
Hayal edilebilecek hayatlar yaşadılar.
Yani hayat, sadece “mükemmel” olanlara açılmadı.
Hayat, sadece her şeyi doğru yapanlara verilmedi.
Toplum bize sürekli şunu fısıldıyor.
“Daha iyi olmalısın.”
“Biraz daha toparlan.”
“Şunu da düzelt, bunu da aş.”
Ama gerçek hayatta hayat, çoğu zaman tam olarak toparlanmamış insanların elinde akıyor.
Bu farkındalık çok kıymetli.
İyi bir hayat yaşamak için mükemmel olman gerekmiyor.
İyi olmak için kusursuz olman gerekmiyor.
Sosyal Medya Hiç Olmasaydı Ne Yapardın?
Şimdi kendine çok dürüst bir soru sor.
Eğer sosyal medya olmasaydı…
Kimse seni görmeyecek olsaydı…
Kimse ne yaptığını bilmeyecek olsaydı…
Bu cumartesi ne yapardın?
Bu akşam ne yapardın?
Gerçekten kimlerle vakit geçirirdin?
Kaç fotoğraf çekerdin?
Nerede yaşamak isterdin?
Ne giyerdin, neyi paylaşmazdın?
Bu sorular rahatsız edicidir. Çünkü çoğu zaman cevaplar, şu an yaşadığımız hayattan biraz farklı çıkar.
Fark etmeden kendimizi şu cümleyle yönetiyoruz.
İnsanlar bunu nasıl görür?
Bu cümle; seçimlerimizi, ilişkilerimizi, hedeflerimizi ve hatta acımızı bile şekillendiriyor. Oysa hayat, izlenen bir performans değil. Hayat, yaşanan bir deneyim.
“Nasıl Görünüyor?” Sorusu Hayatı Nasıl Daraltır?
Hayat “nasıl görünüyor” sorusuyla yaşandığında;
-
Gerçek duygular bastırılır.
-
Yorulmak ayıp gibi hissedilir.
-
Durmak başarısızlık sayılır.
-
Mutlu görünmek, mutlu olmaktan daha önemli hale gelir.
Bu da şuna yol açar.
İçeride yorgun, dışarıda güçlü görünen insanlar.
Oysa hissetmeye izin vermek; zayıflık değil, temas kurabilme kapasitesidir. İnsan kendisiyle temas kurmadan başkalarıyla gerçek bağ kuramaz.
Para Hiç Sorun Olmasaydı Ne Yapardın?
Bir de bu soruyu düşün.
Eğer para hiç sorun olmasaydı…
Gerçekten ne yapardın?
Bu soru genelde “lüks” gibi algılanır. Ama aslında çok temel bir şeyi ortaya çıkarır…
İçsel yönelimimizi.
Herkes dünyayı dolaşmak istemez.
Herkes çok çalışmak istemez.
Herkes görünür olmak istemez.
Bazıları sakinlik ister.
Bazıları derinlik.
Bazıları anlamlı küçük alanlar.
Sorun, ne istediğimiz değil.
Sorun, çoğu zaman ne istediğimizi kendimize bile söyleyemememiz.
Çünkü “doğru” hayat, “saygı duyulan” hedefler, “takdir edilen” seçimler vardır. Ve biz fark etmeden kendi iç sesimizi, dış dünyanın sesiyle değiştiririz.
Hayat Bir CV Değil, Bir Deneyimdir
Hayat bir özgeçmiş değildir.
Hayat bir vitrin değildir.
Hayat başkalarının alkışına göre düzenlenen bir sahne değildir.
Hayat, yaşadığında sana ne hissettirdiğidir.
Bir gün geriye dönüp baktığında şunu sormayacaksın.
İnsanlar beni başarılı buldu mu?
Şunu soracaksın;
“Ben kendimle temas halinde miydim?”
“Gerçekten neyi sevmiştim?”
“Nerelerde kendim olabilmiştim?”
Küçük Bir Dönüşümle Başlamak
Her şeyi bir anda değiştirmek zorunda değilsin.
Ama küçük bir yerden başlayabilirsin.
Bugün kendine şunu sor…
Bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa böyle görünmesi mi hoşuma gidiyor?
Bu soru; hayatı yıkmaz.
Ama yavaş yavaş yeniden kurar.
Ve zamanla fark edersin.
Hayat daha “gösterişli” değil belki, ama daha yaşanabilir olur.
Hayatın nasıl göründüğüyle ilgili endişelenmeyi bıraktığında, hayatın nasıl hissettirdiğiyle temas etmeye başlarsın. Ve bu temas, sana başkalarının onayından daha kalıcı bir şey verir:
Kendinle barışık olma hali.
Bu, kusursuzluk değil.
Bu, samimiyettir.
Ve çoğu zaman, insanın gerçekten ihtiyacı olan tek şey de budur.
Simbians Platformu ile doğru ve güncel verimlilik ve sağlık bilgisinin erişilebilir olmasını sağlıyoruz. Tüm içerikler sadece sağlık profesyonelleri ve tıbbi yazarlar tarafından hazırlanmaktadır.

