Bu içerikle üniversiter ile akademisyen arasındaki farkı, ünvan ve uzmanlık kavramlarının toplumsal aydınlanma üzerindeki etkisini ve hibrit bir akademik kimliğin neden önemli olduğunu öğreneceksiniz.
Bazen insan kendi yoluna dışarıdan bakmak ister. Yaptığı işi, taşıdığı kimliği, bulunduğu kurumu…
Bir kartvizitte yazan ünvanla mı tanımlanır insan, yoksa zihninde kurduğu dünyayla mı?
“Üniversiter miyim yoksa akademisyen mi?” sorusu tam da bu iç hesaplaşmanın ürünü.
Belki de asıl soru şu: Uzman mı yetiştiriyorum, yoksa aydın mı?
Üniversite dediğimiz yapı bugün çoğunlukla uzmanlık üretme merkezi olarak konumlanıyor. Tıp fakültesi hekim yetiştiriyor, mühendislik fakültesi mühendis, eğitim fakültesi öğretmen… Bölünmüş alanlar, derinleşmiş disiplinler, daralmış uzmanlık başlıkları.
Bu kötü mü?
Elbette değil.
Modern dünyanın karmaşıklığı uzmanlığa ihtiyaç duyuyor.
Ancak mesele şu.
Uzmanlık arttıkça perspektif daralıyor mu?
Ünvan yükseldikçe toplumla araya mesafe mi giriyor?
Üniversiter kimdir?
“Üniversiter” dediğimiz kişi, üniversite sisteminin içinde uzman yetiştiren, üniversite içindeki hiyerarşide ilerleyen ve belirli ölçütlere göre değerlendirilen kişidir. Araştırma görevlisi, doktor öğretim üyesi, doçent, profesör… Her biri bir yetkinlik basamağını temsil eder. Bu yapı, belirli standartları ve kalite güvencesini sağlar. Ancak aynı zamanda ölçülebilir olanı merkeze alır: Yayın sayısı, atıf sayısı, proje bütçesi, indeksler, puanlar…
Akademisyen kimdir?
Kelimenin kökenine baktığımızda bizi Antik Yunan’a götürür. Platon’un kurduğu Akademia, yalnızca bir uzmanlık okulu değildi. Orada matematik, felsefe, siyaset, etik konuşulurdu. Ama asıl amaç bir meslek öğretmek değil, düşünmeyi öğretmekti. Aristoteles’in Lykeion’u da benzer bir çizgideydi. Doğa gözlemlenir, mantık tartışılır, insan ve toplum üzerine düşünülürdü. Ünvanlar yoktu. Atıf indeksleri yoktu. Ama güçlü bir entelektüel sorumluluk vardı.
Belki de akademisyen, kurumsal bir pozisyondan çok bir zihniyet biçimidir.
Akademisyen, bulunduğu alanın sınırlarını aşabilen kişidir. Disiplinler arası düşünebilen, toplumla temasını kaybetmeyen, bilgisini yalnızca meslektaşlarıyla değil toplumla paylaşan kişidir. Üniversiter ise sistemin içinde üretim yapan kişidir. İkisi örtüşebilir. Ama her zaman örtüşmez.
Bugün yaşadığımız temel kırılmalardan biri şu olabilir.
Üniversite, toplumsal aydınlanma misyonundan yavaş yavaş uzaklaşıyor. Uzmanlık üretmeye çalışırken, bütüncül insan yetiştirme derdini geri plana itiyor. Öğrenciler bir alanda teknik olarak donanımlı olabilir; ama etik, tarihsel bilinç, eleştirel düşünme ve toplumsal sorumluluk boyutunda ne kadar destekleniyorlar?
Bu noktada insan kendi pratiğine bakmadan bu soruyu cevaplayamaz.
Ders anlatırken ne yapıyoruz?
Müfredatı yetiştirmeye mi çalışıyoruz, yoksa zihni açmaya mı?
Sınavda doğru şıkkı işaretleyen öğrenciyi mi ödüllendiriyoruz, yoksa soruyu sorgulayan öğrenciyi mi?
Belki de sorun ünvanın kendisinde değil; ünvanla birlikte gelen görünmez duvarlarda. Ünvan arttıkça, “ben artık oldum” hissi büyüyor. Oysa akademik zihniyet, sürekli öğrenme halidir. Platon’un bir ünvanı yoktu ama öğrencileri vardı. Aristoteles’in bir akademik kadro cetveli yoktu ama düşünce tarihi üzerinde derin bir etkisi vardı. Onları güçlü kılan şey pozisyon değil, düşünsel cesaretti.
Günümüzde üniversite ile toplum arasındaki mesafe giderek açılıyor gibi. Akademik makaleler çoğu zaman toplumun anlayamayacağı bir dilde yazılıyor. Konferanslar, kapalı salonlarda, sınırlı çevrelerde yapılıyor. Oysa bilgi kamusal bir değerdir. Akademisyenlik, bilginin toplumla buluştuğu yerde anlam kazanır.
Belki de hibrit bir kimlik mümkündür. Hem üniversitenin disiplinini taşıyan hem de akademinin ruhunu koruyan bir yapı. Hem uzmanlık üreten hem de aydın birey yetiştirmeye çalışan bir yaklaşım. Çünkü modern dünyada yalnızca aydın olmak yetmez; teknik yeterlilik de gerekir. Ama yalnızca teknik yeterlilik de yetmez; etik ve perspektif gerekir.
Kendi hayatımızdan örnek verelim.
Hepimizin hatırladığı öğretmenler vardır. Bazıları alanında çok bilgiliydi ama sınıfa girdiğinde bir şey eksikti. Bilgi vardı ama ilham yoktu. Bazıları ise belki teknik olarak mükemmel değildi ama hayatımıza bir pencere açtı. Düşünmeyi öğretti. Cesaret verdi. Bakış açımızı genişletti.
Hangisi daha kalıcı oldu?
Muhtemelen ikinci tip.
Çünkü insan yalnızca bilgiyle değil, anlamla bağ kurar. Üniversite, anlam üretmediği zaman teknik bir sertifika fabrikasına dönüşme riski taşır. Akademi ise anlamı merkeze koyduğunda toplumu dönüştürme potansiyeline sahiptir.
Burada başka bir tehlike daha var.
Uzmanlaşmanın aşırı parçalanması…
Herkes kendi mikro alanında derinleşiyor. Ama kimse büyük resmi konuşmuyor. Oysa toplumsal sorunlar disiplinler arasıdır. Sağlık, ekonomi, eğitim, teknoloji birbirine bağlıdır. Aydın birey, bu bağlantıları görebilen kişidir.
Belki de üniversitenin yeniden sorması gereken soru şu.
Biz yalnızca meslek sahibi birey mi yetiştiriyoruz, yoksa düşünebilen, sorgulayabilen, toplumsal sorumluluk taşıyan insanlar mı?
Ve bireysel düzeyde sormamız gereken soru.
Ben ders anlatırken öğrencinin kariyerine mi yatırım yapıyorum, yoksa karakterine mi?
Bu ikisi birbirine zıt değil. Ama bilinçli bir tercih gerektiriyor.
Hibrit yapı dediğimiz şey belki de burada anlam kazanıyor. Sistem içinde kalıp sistemin ötesini düşünebilmek. Ünvanı taşıyıp ünvanın esiri olmamak. Akademik üretim yaparken toplumsal bağ kurabilmek. Öğrenciye yalnızca “ne yapacağını” değil, “neden yapacağını” da anlatabilmek.
Üniversiter olmak kurumsal bir konumdur. Akademisyen olmak ise varoluşsal bir tercihtir.
Bugün birçok üniversite toplumsal gelişime katkı sunamamakla eleştiriliyor. Bunun nedenlerinden biri, uzmanlık ile aydınlanma arasındaki dengenin kaybolması olabilir. Uzman yetiştirmek zorundayız. Ama aydın yetiştirme derdini kaybettiğimiz anda, üniversite yalnızca diploma dağıtan bir yapıya dönüşür.
Belki de mesele şu.
Ünvan yükseldikçe değil, perspektif genişledikçe büyümek.
Ve belki de en sağlıklı cevap: Ya üniversiter ya akademisyen değil. Hem disiplinli hem sorgulayan. Hem teknik hem insani. Hem uzman hem aydın.
Çünkü toplumun ihtiyacı olan şey, yalnızca bilen insanlar değil; düşünebilen, bağ kurabilen, sorumluluk alabilen insanlar.
Ve belki de gerçek akademisyenlik, tam da burada başlıyor.
Simbians Platformu ile doğru ve güncel verimlilik ve sağlık bilgisinin erişilebilir olmasını sağlıyoruz. Tüm içerikler sadece sağlık profesyonelleri ve tıbbi yazarlar tarafından hazırlanmaktadır.

